22Ekim2017

TEKNOLOJİK GELİŞMELERİN HALK KÜLTÜRÜNDEKİ DEĞİŞİME ETKİSİ: ERTUĞRUL KÖYÜ ÖRNEĞİ

Kültür, içgüdülere ve kalıtıma bağlı değildir. Her insanın doğduktan sonraki yaşantısı içinde kazandığı davranış biçimleri ile oluşur. Topluluk hayatı olmaksızın kültür söz konusu olamaz. Kültürün unsurları aynı topluluğun diğer üyeleriyle bir sosyal grup oluşturularak elde edilir. Bir grubun üyeleri tarafından paylaşılan alışkanlıklar, kabul edilen davranış, tutum ve değerler o grubun kültürüdür. Geçtiğimiz son yirmi yılın, Anadolu Halk Kültürü’nün hızlı değişim sürecine, gelişen teknolojinin de yardımıyla büyük ölçüde etki etmiş olduğu görülmektedir. Teknolojik kayıt olanaklarının artması ile bu değişim sürecine tanıklık etmek de kolaylaşmıştır.

TEKNOLOJİK GELİŞMELERİN HALK KÜLTÜRÜNDEKİ DEĞİŞİME ETKİSİ: ERTUĞRUL KÖYÜ ÖRNEĞİ

M. Tekin Koçkar

1. Giriş

Kültür, içgüdülere ve kalıtıma bağlı değildir. Her insanın doğduktan sonraki yaşantısı içinde kazandığı davranış biçimleri ile oluşur. Topluluk hayatı olmaksızın kültür söz konusu olamaz. Kültürün unsurları aynı topluluğun diğer üyeleriyle bir sosyal grup oluşturularak elde edilir. Bir grubun üyeleri tarafından paylaşılan alışkanlıklar, kabul edilen davranış, tutum ve değerler o grubun kültürüdür (Tavkul, 1998, s.25). Geçtiğimiz son yirmi yılın, Anadolu Halk Kültürü’nün hızlı değişim sürecine, gelişen teknolojinin de yardımıyla büyük ölçüde etki etmiş olduğu görülmektedir. Teknolojik kayıt olanaklarının artması ile bu değişim sürecine tanıklık etmek de kolaylaşmıştır.

Küreselleşme sürecinden etkilenen Anadolu köylü yaşamı, iletişim araçlarının yaygınlaşması, ulaşım olanaklarının artması, eğitim sürecindeki değişikliklerle birlikte, köy nüfusundaki artış, sanayinin gelişmesi ve buna bağlı olarak tarım alanlarının azalması, kendi kendine yetememe gibi etmenler, köylünün ekonomik ve sosyal yaşamında büyük değişikliklere yol açmıştır. Bu da geleneksel yaşamın terk edilmesi, köyden kente ya da başka ülkelere göç etmek gibi çeşitli kaçış yollarının aranmasına neden olmuştur.

Bu süreç kültür değişimini de hızlandırmıştır. Geleneksel kültürün korunmasını sağlayan ataerkil aile düzeni, yaşlılara saygı gösterme, akranlar arası ilişkiler, çocuk bakımı, geleneksel barınma ve diğer sosyal kurumlar yerini yeni teknoloji ürünlerine bırakmaktadır. Bu değişimin yerinde saptanması amacıyla yukarıda sözü edilen değişim sürecini yaşamış bir göçmen köyü olan Eskişehir ili, Sivrihisar ilçesi, Ertuğrul köyü örnek olarak seçilmiştir.

2. Ertuğrul Köyü Tarihçesi

Osmanlı Devleti ekonomik ve siyasî açıdan en güçsüz dönemini yaşadığı XIX. yüzyılda, kaybettiği sınırları dışından kendi topraklarına yönelen büyük bir göç akımı ile karşı karşıya kaldı. Balkanlar’dan, Kırım’dan ve Kafkasya’dan Osmanlı devletine sığınan Türk ve Müslüman kitleler, Osmanlı devletinin uyguladığı iskân politikası neticesinde Anadolu, Orta Doğu ve Rumeli’deki Osmanlı topraklarına yerleştirildiler.

Osmanlı devletine sığınan göçmenler, yeni yerleştirildikleri bu topraklara maddî ve manevî kültür unsurlarını da birlikte getirmişlerdi. Her göçmen grubu kendi yöresinde yaşattığı gelenekleri, dili, aile yapısı, geleneksel hukuk kuralları, inanç sistemleri ile beraber Osmanlı topraklarında yeni bir hayata başlamıştı. XIX. yüzyıldaki bu göç dalgasıyla birlikte Osmanlı toplumunun sosyo-kültürel yapısı da kendisine yabancı bu unsurlarla kaynaşmaya çalıştı. Bu temas kimi zaman kültürler arasında etkileşim ve uyum sürecine girerken, kimi zaman da çatışma ile sonuçlandı. Kısacası Rumeli, Kırım ve Kafkasya göçmenleri Osmanlı devletinin sosyo-kültürel yapısında önemli etkilere yol açtılar (Tavkul, 2001, ss.33 – 54).

XIX. yüzyıl başlarında Kafkasya’dan Osmanlı topraklarına küçük sayılarda göç hareketlerine rastlansa da, asıl toplu göçün 1858 yılında başladığı bilinmektedir. 1853 – 1855 yılları arasındaki Kırım savaşının Paris antlaşması ile sona ermesinin ardından Rus Çarı II. Aleksander, ordusunun bütün gücünü Kafkasya’ya yöneltmiş ve Kafkasya’nın kesin olarak ele geçirilmesine karar vermişti (Habiçoğlu 1993, s.50). 1857 yılında Rus ordusu kuzeyde Terek ırmağı havzası ve Dağıstan’ın Hazar denizi kıyılarından hücuma geçerken, güneyde Kafkas ötesindeki Gürcistan üzerinden de üçüncü bir saldırı başlatmıştı. 6 Eylül 1859’da Rus ordusu tarafından kuşatılan İmam Şamil komutasındaki Kafkas savaşçılarının Ruslara teslim olmalarıyla Kafkasya’nın Dağıstan ve Çeçenistan bölgeleri Rusya’nın hâkimiyeti altına girmiş, batı Kafkaslardaki Adige, Abhaz ve Karaçay-Malkar bölgelerinde Ruslara karşı savaş gittikçe kızışmıştı. İnsan, silah ve malzeme kayıplarını Rus saldırıları karşısında telafi edemeyen bu halklar da giderek Rusya karşısında yenilgi ile karşı karşıya gelmişlerdi. 1863 yılı sonbaharında Abzeh, Şapsığ ve Ubıh kabileleri büyük kitleler halinde Osmanlı devleti topraklarına göç etmeye başlamışlardı. 1864 yılı başlarında Abzeh ve Şapsığ kabilelerini kesin yenilgiye uğratan Ruslar, mücadeleye devam eden Ubıhları da 6 Mart 1864’te teslim aldılar. Batı Kafkasya’nın dağ etekleri ve ovalarında yaşayan Adige kabileleri Rusya’nın hâkimiyeti altına girerken Karaçay-Malkarlılar gibi dağlı kabileler Kafkas dağlarının sarp vadilerindeki köylerine çekilerek Rusya’nın Osmanlı devletine göç etmeye zorladığı diğer halklardan ayrıldılar.

1858–1864 yılları arasında yüz binleri bulan toplu bir göç hareketine maruz kalan Kafkasya’dan 1865–1907 yılları arasında 165.000 Kafkasyalı muhacir daha Osmanlı devleti topraklarına göç etmişti (Habiçoğlu 1993, s.73). Böylece 1855–1907 yılları arasında Osmanlı devleti topraklarına göç eden Kafkasyalıların sayısı 600 bin’i geçmişti.

1861 yılındaki göçlerde çoğunlukla Dağıstanlıların göç ettikleri görülürken, 1863 – 1864 yıllarındaki toplu göçlerde Adige ve Abaza kabilelerinin çoğunlukta olduğu dikkati çekmekteydi. Bu göç sırasında Ubıhların tamamı Osmanlı devleti topraklarına göç ederken, Abzeh, Şapsığ, Natuhay, Jane, Temirgoy kabilelerinin büyük çoğunluğu, Besleneylerin ise yarısı Osmanlı topraklarına göç etmişlerdi. Kabardeyler ise bu göçten fazla etkilenmemişler ve nüfuslarının büyük çoğunluğu Kafkasya’da kalmıştı. 1877 – 1878 Osmanlı-Rus savaşı sonrasında da Kafkasya’dan Osmanlı topraklarına göçler hız kazandı. Bu dönemde Abhazların büyük bir bölümü Osmanlı topraklarına göç ettiler. Elbrus dağı çevresindeki sarp dağlık arazide yaşayan Karaçay-Malkarlılar da göç hareketinden etkilendiler ve 1885 yılında Osmanlı topraklarına küçük bir göç kafilesi gönderdiler. Karaçay-Malkarlıların ikinci büyük göç hareketi 1904 yılında gerçekleşti. Bu sırada Rusya’da yaşanan Burjuva Devrimi hareketlerinin yanı sıra, Japonlarla savaşacak Rus ordusuna Karaçay’dan zorla asker alınması ve diğer nedenlerden dolayı Karaçaylılar Anadolu’ya göçlere başladılar (Tavkul, 2001).

Bugün, Rusya Federasyonu’nda Kuzey Kafkasya Bölgesinin Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti sınırları içerisinde yer alan Karaçay bölgesindeki Teberda, Duut, Cazlık, Uçkulan, Kart-Curt, Hurzuk, Uçköken ve Cögetey bölgeleri ile Balkar bölgesinde yer alan Çegem, Holam, Baksan ve Bızıngı bölgelerinden Anadolu'ya yapılan zorunlu göç 1904 yılının Ağustos ayında başladı... Osmanlı misyonerleri olan Efendi'lerin de katkısıyla bu bölgelerden yola çıkan 1200 hane (Her hanenin 8-12 kişiden oluştuğu düşünülürse yaklaşık 10 bin kişi) uzun ve yorucu bir yolculukla Sohum ve Novorosiysk limanlarına Eylül ayının sonlarına doğru ulaştı. Burada haftalarca "Kutsal Topraklar" (Mekke-Medine)'a gitmek için bekletilen mülteciler, hastalık ve açlığın yanı sıra Kazak’ların saldırılarıyla da mücadele ettiler. Haftalar sonra nihayet bulunan gemilere bindirilerek Kasım ayı sonlarına doğru İstanbul ve İzmit limanlarına binlerce kayıp vererek ulaştılar.

Limanlarda karantina altına alınan Karaçaylılar haftalarca bekletildikten sonra karantinadan çıkarılarak Anadolu içlerine dağıtılmak üzere tekrar yollara düştüler. Bir grup Yalova-Çınarcık’a yerleştirildi. Büyük bir kısmı da Ankara’ya getirilerek Gölbaşı civarında çadırlarda aylarca tutuldu. Bu süre zarfında taş, kerpiç ve kamış damlı evlerden oluşan ve dönemin hükümeti tarafından yaptırılan Ankara-Yağlıpınar, Konya Başhüyük, Eskişehir-Sivrihisar-Ertuğrul (Yakapınar), Afyon-Gökçeyayla (Kilise) köylerine yerleştirildiler.

Atayurtlarından çeşitli zorluklar ve entrikalarla uzaklaştırılan Karaçaylıların göç etme gerekçelerini, bu süreçte yaşananları yaşlılarımızdan bazıları şöyle anlatıyor:

1889 Kafkasya doğumlu Bolur Ailesinden Çakga (Ölümü 1988); “Köyümüzden yediyüz hane çıkmıştık. Bu yediyüz hane büyük yolculuğa çıkmak istememiştik. Ama köyümüzün Hacı Efendisi çok kızmıştı… Bir gün Cuma namazından sonra Hacı Efendi: “…İstanbul’a pasaport alıp gidemeyenler için bu Kuban nehrinin suyu domuzun kanı gibi olsun.” dedi. Böyle söyler söylemez hepimiz yola büyük hazırlık yaparak çıktık. Gemilerle İstanbul’a vardık. Padişah önce bize çok kötü yerler vermişti… Bizim yaşlılarımız da Padişah’a gümüşlü elbiselerle süsleyerek, bey kızı gibi giyindirip üç köle kızı verdiler... Onları kandırdık… Ondan sonra bize iyi yerleri verdi… (…) Orada çok köyümüz vardı. Kafkasya’da…(…) Şimdi bu ülkeyi bize nasib eden Tanrı bizi cennete göndermiş diye düşünüyorum ve o kadar çok seviniyorum” (KOÇKAR, 1986)

1905 yılının Haziran ayında Sultan Abdülhamit dönemindeki göç politikaları çerçevesinde yaptırılan toprak damlı, kerpiçten yapılmış evlere yerleştirilen Karaçaylılar yakın zamanlara kadar kendi geleneksel kültürlerini sürdürmenin yanı sıra çevre köylerden etkilenip onları da etkileyerek yaşamlarını sürdürmeye çalıştılar. Anadolu köylüsü ile birlikte Çanakkale, Trablusgarp ve Musul’da Birinci Dünya Savaşına, İnönü, Dumlupınar’da Ulusal Kurtuluş Savaşına katıldılar. Yunan İşgalini, İkinci Dünya Savaşı ile Kore Savaşı’nın hatta Kıbrıs harekâtının acılarını yaşadılar. Çanakkale Savaşı’nda yalnızca Ertuğrul Köyü’nden 64 şehit verilmiştir.

Bu arada, 1921 – 1948 yılları arasında Avrupa’daki değişik ülkelerde yaşayan ve çeşitli nedenlerle Sovyetler Birliği’nden kaçmış olan, Türkçe konuşan ve Müslüman olan halkların Türk Hükümeti tarafından göçmen olarak kabul edilmesi ile birlikte Türkiye’ye gelen yüzlerce Kafkasyalı göçmen İstanbul, Ankara, İzmir, Eskişehir, Bursa, Adana gibi büyük şehirlere çeşitli iş olanakları sağlanarak yerleştirildiler. Ancak 1960’lı yıllardan itibaren Birleşmiş Milletlerin tanıdığı Göçmen Statüsü nedeniyle bir kısmı Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etti. Daha önce göçmen gelen diğer grupların da bir bölümü yine aynı statüden ve akrabalık ilişkilerinden yararlanarak bu göç dalgası ile ABD’ye göç ettiler

1990’lı yıllarda göç yasalarındaki zorlaştırmalara rağmen yine evlenme, işçi çağırma gibi değişik yollarla ABD’ye göç sürdürüldü.

Son durumda Ertuğrul köyü ile birlikte, Anadolu içerisine dağınık olarak yerleşmiş olan köylerden yaklaşık her aileden bir veya birkaç kişi olmak üzere % 45’e yakın Karaçaylı, ABD’ne göç etti.

Ertuğrul köyü bu göçün ekonomik, sosyal ve kültürel açıdan en fazla etkilediği köylerden biri olarak göze çarpmaktadır.

3. Ertuğrul Köyündeki Gelişme Süreçleri

3.1. Sosyo-Ekonomik Açıdan:
 
Kafkasya’daki yaşamlarında hayvancılığı çok iyi bilen Karaçaylılar, küçük ve büyük baş hayvan bakımı ile at bakımını birer meslek edinmişlerdi. Ertuğrul Köyü’ne 150 hane ve 1200 kişi kadar yerleşmelerine rağmen iki yıl içerisinde birçoğu sıtma ve tifo gibi bulaşıcı hastalıklar nedeniyle yaşamlarını yitirdiler. Kısa sürede köy nüfusu yarı yarıya azaldı. İş olanaklarının kısıtlılığı nedeniyle çobanlık ve hayvan bakıcılığı için civardaki dağ köylerine dağıldılar.

Balkan ve Kafkas göçlerinin Osmanlı’ya yaptığı sosyo—ekonomik etkileri araştıran Doç. Dr. Gülfettin Çelik, “19’uncu yüzyılda zirai üretimde emek problemi çok açık ortadadır. Ancak, o problemi aşmaya yeni bir imkân olmuştur göçler. Bir yönüyle bir felaket gibi olan bir gelişme, bu dönemde ekonomiyi yeniden organize etme, ekonomiyi canlandırma noktasında da Osmanlı için bir avantaj olmuştur” diyor. Bu göçler sırasında yerleşimle ilgili birçok problem de yaşanmıştı. Haydarpaşa’dan Bağdat’a kadar uzanacak demiryolu inşa edilirken, özellikle Ankara–Eskişehir bölgesinde çok büyük yerleşim alanları mevcuttu. Almanlar B Planı projesi dâhilinde Bağdat’a kadar uzanan bölgeyi kontrol altına almak için buralara Alman kolonileri yerleştirmek istedi. Sultan Abdülhamit buna izin vermedi. Demiryolu güzergâhı hattına çok yoğun olarak Kafkasya göçmenlerinden oluşan nüfus yerleştirdi (Akdağ, 2004).

Osmanlı devletinin Kafkas göçmenlerinin iskânı ile görevlendirdiği Muhacirin Komisyonu’nun iskân memurları Kafkas göçmenlerinin Anadolu halklarından farklı gelenekleri, dünya görüşleri, dilleri, aile yapıları ve hukuk sistemleri ile karşılaşmışlardı. Özellikle Kafkasya halklarının toplumsal yapılarında son derece önemli bir yeri olan sosyal tabakalaşma sistemi ve kölelik kurumu Osmanlı devletinin iskân politikasında sıkıntılara yol açıyordu. Toplumsal düzenlerine ve geleneklerine sıkı sıkıya bağlı olan Kafkas muhacirlerinin bu tutumları Osmanlı devletini iskân işlerinde çözülmesi güç bir problemle karşı karşıya bırakmıştı (Tavkul, 2001, s.33).

1914 yılına kadar geçen süre, bu göçmenlerin yerleşmelerini tamamlamaları için geçen süreç olarak geçti. Bu tarihten sonra başlayan I. Dünya Savaşı’nda göçmenler tekrar yokluk, kıtlık ve göçle karşılaştılar. Birçok genç ve orta yaşlı erkek savaşa katıldı. Ekonomik güçlükler kalanların da bir bölümünün göç etmesine yol açtı. Ancak her şeye rağmen Yakapınar köyü bu olumsuzluklara direndi.

Cumhuriyetin ilanı Yakapınar için gerçek bir kurtarıcıydı. Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda köyün hemen tüm erkeklerinin savaşta olmasına rağmen köy kadınları kalan hayvanlarına bakarak, tarlalarda çalışarak yaşlı ve çocukların hayatta kalmalarını sağladılar. Cumhuriyet’le birlikte köy yaşamına savaştan sağ olarak dönen erkeklerin de katılmasıyla yeniden canlanan köy yaşamı 1950’li yılların sonuna kadar küçük ve büyük baş hayvan bakımı, atçılık, tahıl ve ayçiçeği ekimi gibi gelir kaynakları sayesinde artarak sürdü. Bu yıllarda yaklaşık 1000 nüfuslu köyde 27 bin küçükbaş, 1200 sığır, 3000’e yakın da at bulunduğu sanılmaktadır. 1950 yılından sonra ortaya çıkan Türkiye’deki hızlı ekonomik gelişmeler, doğal olarak Yakapınar köyünü de etkiledi. Bu tarihlerde yapılan Marshall Yardımı çerçevesinde kimi köylüler aldıkları ucuz kredi ve yardımlarla makine tarımına yöneldiler. Böylelikle kısa zamanda ekonomik gelirlerini arttırdılar. Ancak geleneksel tarımda ısrar eden köy çoğunluğu ise mal ve hayvan varlıklarını ellerinden çıkarmaya yöneldiler. Kısa sürede fakirleşen köylü bulduğu fırsatları değerlendirerek büyük kentlere, Eskişehir’e ve daha önce belirtildiği gibi A.B.D.’ye göç ettiler. New Jersey eyaleti, Paterson kentinde küçük bir koloni kuran bir kısım Karaçaylılar burada yaşamlarını sürdürmeye devam etmektedirler.

1985 nüfus sayımında 568 olan köy nüfusu (Bice, 1991, s.123), son yıllarda kente ve A.B.D.’ne yapılan göçlerle hane sayı 70’e köy nüfusu da 300’e kadar düşmüş durumdadır. Köyde bulunan her aileden bir ya da birkaç kişi A.B.D.’de yaşamaktadır. Köyde kalanlar ise tarım ve hayvancılık açısından Türkiye genelinde yaşanan ekonomik problemler nedeniyle oldukça zorluk çekmektedirler. Bugün köydeki büyükbaş hayvan sayısı toplam 50 civarında, küçükbaş hayvan sayısı 5000 civarında, Kafkasyalıların efsanelerine konu olan at ise hiç yoktur. Köydeki kimi aileler de A.B.D.’de yaşayan akrabalarından gönderilen bir miktar döviz sayesinde geçimlerini sağlamaya çalışmaktadırlar.

3.2. Kültürel Açıdan:

Karaçaylılar Kafkasya’dan Türkiye’ye göç ettiklerinde orada yüzyıllardır sürdürdükleri yerel kültürlerini ve geleneklerini de beraberlerinde getirdiler. Anadolu gelenekleri ile pek fazla benzerlikleri olmayan bu gelenekler, çevre köyler tarafından çok yadırgandı ve yıllarca dışlandılar. Bu da yerel çatışmalara yol açtı. Koçkar ailesinden Tahir’in 1960’lı yıllarda yazdığı şu ağıt, o yıllarda çekilen sıkıntıları dile getirmesi bakımından önemli bir belge niteliğindedir:

Ben anlatayım Kilise Köyü’nün[2] karanlık hikâyesini
Türk Devletinin bize yaptığı büyük kötülüğü
Biz çıkmıştık Büyük Teberdi’den[3] sevinçle
O güzel Kafkasya’dan kopup geldik Türk ülkesine

Büyük gemilere doldurup bizi taşıdılar
Tüm akraba ve dostlarımız bizi ağlayarak uğurladılar
Şam’a gidiyoruz diye akraba ve dostları bırakıp gittik
Karadeniz’i uzunlamasına yarıp geçtik

Müslüman ülkedir diye gelip indik İstanbul’a
Siz asıl dinleyin bundan sonraki kötü haberleri
Padişah Sultan Hamit bizi Konya Şehri’ne gönderdi
Orada barınamadık geldik Kilise yaylalarına

Çam ağaçları, soğuk akan sular, büyük dağlar,
Yaşlılarımız görür görmez burasını, çok sevindiler
Büyük Teberdi’yi burada da bulduk, ne güzel dediler
Çok beğendiler: Buradan daha iyi bir yer nerede bulunur dediler

……

Bir tarafından tutup saydım bize verilen yerleri
Türk Hükümetinin bize verdiği o yayla yerlerini
Türkmen köyleri ise bu yaylalar için bizi kötü gördüler
Tam altmış yıl kavga, dövüş, azap çektirdiler

Onlar çok fazlaydı, onsekiz köy idiler, gücümüz yetmedi
Biz şikâyet ettik hükümete, onlar doğru yapmadılar
Dilekçelerimize olumsuz cevap verdiler
“Kafkazdan geldiniz siz, Çerkessiniz” diye horladılar

Bize verilen tarlaları biz sürmüştük
Üstümüze gönderdiler Türkmen köylülerini
Çatma yolundan dizilip geliyorlar Türkmen kağnıları
Beyaz akbabalar gibi toplanıp geliyorlar Türkmen sürüleri

……

Biçiminde, o dönemde yaşanan kavgaları ayrıntıları ile uzun uzadıya anlatan bir destanımsı ağıt olarak sürüp gidiyor.

Karaçaylılarda üç sosyal tabaka vardı: 1- Biy veya Tavbiy (prens), 2- Özden (Soylu, hür köylü), 3- Kul (köle-serf). Biy veya Tavbiy adı verilen prensler Karaçaylıların siyasî yapısında söz sahibi olan ve halkı yöneten tabakaydı. Özden adı verilen soylular ise kimi zaman ekonomik açıdan biy (prens)lerden daha güçlü olsalar bile yönetimde söz sahibi değillerdi ve biy’lere bağlıydılar. Kul adı verilen köle tabakası hiç bir özgürlüğe ve maddî varlığa sahip değildi. Bunlar alınıp satılabilirdi. Genellikle komşu Kafkas halklarından esir edilen ya da satın alınan kişilerden oluşurlardı. Anadolu topraklarına yapılan göçte Osmanlı devletinin iskân politikasına karşı çıkan Kafkasyalılar, Kafkasya'da sahip oldukları toplumsal yapıyı, sosyal tabakalaşma sistemini ve kölelik kurumunu Osmanlı topraklarında da devam ettirmeyi istiyorlardı. Bu konuda özellikle kabilelerin reisi konumundaki biylerin ve hür tabakayı oluşturan özdenlerin ısrarlı oldukları dikkati çekiyordu. Kafkasya’da kabileleri üzerinde büyük bir nüfuz ve imtiyaza sahip bulunan bu tabakalar, sahip oldukları gücü Osmanlı topraklarında da kaybetmek istemiyorlardı. Bu yüzden Osmanlı devletinin iskân politikasına müdahale ederek, toplu bir biçimde, müstakil ve büyük köyler halinde iskân edilmeleri konusunda ısrar ediyorlardı (Tavkul, 2001, s.52). Başbakanlık Osmanlı Arşivleri'nin İrade Defterlerinin Meclis-i Vala bölümünde yer alan 22848 sayılı tezkirede, Amasya Mutasarrıfı Abdülhamid Ziyaeddin bey Osmanlı devletine yazdığı 18 Şubat 1864 tarihli raporda Kafkas göçmenleri arasında varlığını devam ettiren kölelik kurumu hakkında İstanbul’a bilgi vermektedir (Saydam 1997, s.139). Abdülhamid Ziyaeddin Bey raporunda “Kafkas muhacirleri memleketlerinde alışmış oldukları vahşi âdetin burada da bozulmamasını istemektedirler. Zira her kabile ve oymağın bir veyahud birkaç beyi bulunarak kabile halkı bunların hüküm ve zorbalığı altında bulunmakla alışmış oldukları ve büyük bir nüfus aileleri ile birlikte kendilerinin esareti altında bulunmuş olduklarından Osmanlı devletine geldiklerinde dahi eski âdetlerini terk etmeyip, kabile ahalisi devlet ve hükümet bilmeyerek kendi beyini en büyüğü tanımakta ve onların emir ve tehiyyeleri üzerine hareket etmektedirler.” demektedir.
 
Kafkasya'da sahip oldukları köleler üzerindeki mülkiyet haklarını Osmanlı devleti toprakları üzerinde de devam ettirmek arzusunda olan Kafkasyalıların prens ve soylu-hür tabaka mensupları arasında devlete karşı bir memnuniyetsizliğe yol açmamak için, Osmanlı hükümeti ve Muhacirin Komisyonu bunların isteklerine açıkça karşı çıkmıyordu. Amasya Mutasarrıfının yukarıdaki tezkiresinde bu konuda “Kafkas muhacirlerinin ümerası (beyleri) esirlerini ve kabilelerini acı ve sıkıntı vererek kullanmaya alışmış olduklarından ve bu durum Osmanlı devletinin kanun ve adaletine aykırı bulunduğundan hin-i iskânda ümera (beyler) ile köleleri ve oymak kabileleri mümkün mertebe başka başka mahallere iskân olunacaktır” denilmektedir.

İskân komisyonları köleler için de toprak tahsis etmekte, ancak bunların tapularını onların mülkiyetlerini ellerinde tutan efendileri üzerine yapmaktaydılar. Bu durumda kendisine toprak tahsis edilen kölenin bu toprak üzerinde hiçbir hakkı bulunmuyordu. Bu duruma itiraz eden köle tabakasına mensup Kafkas göçmenlerinin istekleri Osmanlı hükümeti tarafından kabul edildi (Habiçoğlu 1993, s. 171). Böylelikle Kafkasya göçmenleri arasındaki sosyal tabakalaşma düzeni resmi olarak kaldırıldı. Ancak Osmanlı Devletinin Kafkas göçmenleri arasındaki sosyal tabakalaşma ve kölelik kurumunu ortadan kaldırmaya yönelik yaklaşımı sayesinde Kafkas göçmenlerinin toplumsal yapılarında önemli bir yer tutan bu kurum, Kafkas göçmenlerinin dağınık bir şekilde iskân edilmeleriyle yavaş yavaş etkisini kaybederek ortadan kalktı. Farklı kabilelere mensup Kafkas göçmenleri arasında Kafkasya’daki eski aile ve soy adlarının kullanılmaya devam edil mesi ve hangi ailenin hangi sosyal tabakaya mensup olduğunun bilinmesi Kafkas göçmenleri arasında şeklen de olsa biy, özden ya da kul soyundan gelenler biçiminde bir ayrımın yaşanmasına neden oldu. Böylece, sosyo-kültürel yapılarını bir asimilasyon sürecinde yaşamalarına rağmen koruyabilen Kafkasya göçmenlerinin, eski toplumsal yapılarına ait izler günümüze kadar ulaşmayı başardı (Tavkul, 2001, s.54).

Kendi aralarında akraba evliliği yapmayan ve yabancıdan evlenme gelenekleri bulunmayan Karaçaylılar sosyal açıdan, son yıllara kadar bu geleneklerini de korudular. Bu gelenek Karaçaylıların geç evlenmelerine ve az çocuk yapmalarına da neden olmaktadır. Ortalama evlenme yaşı erkeklerde 30, kadınlarda 25 civarındadır.

Karaçaylıların en önemli geleneklerinden birisi de konukseverlikleridir. Gökçe’ye göre: “Bütün Çerkesler misafirperverdirler. Hane sahibi bey, onlarda vaki sınıflamaya göre, misafiri bayağı üçüncü sınıftan, kendisi birinci sınıftan adam olsa, yine ev sahibi misafirin huzurunda oturmayarak, ayakta onun hizmetini gördüğü gibi, gerektiği an gece sabaha kadar uyumayıp misafirin korur. Giydikleri elbiseler birbirlerine çok benzediğinden fakir ve zenginleri ayırt edilemez. Ayrıca fakirleri zengin ve zenginleri de kolay kolay fakir olamazlar. Çünkü kardeşlik iddiasında olduklarından, birine lazım olan ne ise diğerlerinden ister, o da yok demeden vermek suretiyle elindeki fazlalığı da bu suretle tüketmiş olur” (Gökçe, 1979, s.48). Günümüz koşullarında bu geleneğin ayrıntısıyla sürdürüldüğünü söylemek zor. Ancak Anadolu’da Kafkasya göçmenlerinin konukseverliği konusunda hala övgüyle söz edildiği bilinmektedir.

Karaçaylılar ve diğer Kafkasya göçmenleri arasındaki en önemli geleneklerden birisi de “düğün” geleneği’dir. Düğün, Kafkasyalılar için yaşamın çok önemli bir parçasıdır. Düğün yapmak için mutlaka evlenme olması gerekmez. Konuk ağırlama-uğurlamada, askere uğurlama-karşılamada, sünnette, kış eğlencelerinde, hasat eğlencelerinde… Kısaca her fırsatta köyün genç kız ve delikanlıları “düğün” yaparlar. Düğün için birkaç kız ve erkeğin bir araya gelmesi yeterlidir. Hemen bir mızıka ya da akordeon bulunur, içlerinden bir ya da birkaçı mutlaka bu çalgıyı çalmayı bildiklerinden, bir delikanlı bir kızı ortaya davet eder. Müzik sesiyle birlikte önce “Tüz Tepseu-Kaafe”, ardından, “Wuig”, “Simd”, “Lezginka” ve “Apsuva” gibi geleneksel danslar oynanır (Koçkar, 1987). Yorulunca dinlenmek amacıyla “Şap şap -Şaps” denen el vurma oyunu oynanır. Bu sırada akraba olmayan gençler arasında “Samarkav” başlar. Samarkav bir çeşit genç kız ve erkeklerin tanışma, şakalaşma, birbirlerinin kişiliklerini söz ile sınama geleneğidir. Bu gelenek ile gençler evlilik öncesi birbirlerini tanıma fırsatı bulurlar ve evlenecekleri eşlerini seçebilirler. Samarkav geleneği yalnızca düğün sırasında yapılmaz. Başka fırsatlar da yaratılmaya çalışılır. Yakapınarda, kuruluşun ilk yıllarında köy çeşmesi yalnızca bir taneydi ve köye 500m uzaktaydı. İkindi vakti yaşlılar mescitte toplanmaya başladıklarında köyün genç kızları kovalarıyla su almak için çeşmeye gelirlerdi. Köy delikanlıları da çeşmenin etrafında yerlerini alırdı. Burada sıraya geçen kızlar gürül gürül akan sudan kovalarını doldurmadan önce uzunca bir süre çalkalayarak, sonra da temiz dolsun diye dolan kovayı bekleterek çeşme başında mümkün olduğu kadar uzun zaman kalmaya çalışırlardı. Bu sırada da Samarkav yaptıkları delikanlılar ile konuşma ve şakalaşma fırsatı bulurlardı. Bazen kovası dolduğu için, eve geç kalmak korkusuyla kızlar Samarkav’ı bitirmeden ayrılırlardı. Samarkav’ı bitmeyen delikanlı, küçük yaşta bir çocuğa şeker ya da para vererek biraz çeşmeden uzaklaşan kızın kovasına bir avuç toprak attırırdı. Kirlenen suyu doldurmak için genç kız tekrar çeşme başına geldiğinde Samarkav devam ederdi.

Bu gelenek köydeki çeşme sayıları arttığında da devam etti. Ancak 1990’lı yıllarda dağdan getirilen yeni su, büyük bir depo aracılığıyla evlere kadar getirilince bu güzel gelenek de sona erdi.

Yakapınar köyü’nün sonbahar ve kış eğlencelerinin başında geceleri yapılan kışa hazırlık imeceleri ve kışın yapılan gençlerin davet toplantıları gelirdi. Kış yiyeceklerinin imece usulü hazırlanması için yapılan toplantılarda yine gençler düğün yapar, çeşitli oyunlar oynarlardı. Elektrikle birlikte köye Televizyonun girmesi, kanalların çoğalması ve dizi filmler, bu kış eğlencelerini de sona erdirdi. Şimdi gençler artık evlerine kapanıp dizi film seyretmeyi yeğlemektedirler.

Yakapınarda Köy yaşamında önemli bir yer tutan ve “urunuu” denen imece geleneği yaşamın her alanında çok önemli bir yer tutmaktaydı. Bunlardan birkaçını şöyle sıralamak mümkün; Köyün ortak malı olan çayırlardan imece usulü biçilen otlar herkese besledikleri hayvan oranında dağıtılırdı. Bu çayırların parsellenip dağıtılması sonucu bu gelenek de kalktı.

Fırın yakmak köyde zor işti. Fırın yakmak isteyen bir aile köyde ekmek ya da hamur işi ihtiyacı olanlara haber verir, fırın ortak olarak yakılırdı. Bunun için gerekli tezek, saman ve çalı-çırpı komşular tarafından getirilirdi. Yakılan fırında ekmek ya da hamur işlerini pişiren kadınlar bir araya gelip konuşma, dedikodu yapma, örgü örme gibi işleri de yapma fırsatı bulurlardı. Yakapınar’ın bağlı olduğu Sivrihisar ilçesindeki fırından düzenli olarak ekmek gelmesiyle birlikte bu fırın yakma geleneği de sona erdi.

Köyün genel imece işlerinden en önemlisi harman yapma, buğday elde etme ve yakındaki köyün değirmenine götürerek un elde etme idi. Makine tarımına geçen köylü artık bu imeceyi de bıraktı. Büyük arazi ekip biçenler makineleri ile satışlarını toptan yaparak ya da siloya vererek bu imece işine de son verdiler.

Karaçaylıların Kafkasya’dan getirdikleri geleneksel yaşam biçimi bunlarla sınırlı değildi. El sanatları (Keçe yapımı, saraçlık-deri işlemeciliği, tahta oymacılığı, yorgan yapımı v.b.), Halk oyunları, Halk dansları, Halk şarkıları, Halk edebiyatı ürünleri, süt ürünleri hazırlama (Kefir, Tereyağı, Peynir), kışa hazırlık (Et kurutma, tatlı ve hamur işleri) gibi işler artık Yakapınar köyünün son 100 yılda geçmişte bıraktığı geleneksel yaşamın anılarında kaldı.

4. Sonuç

Teknolojik gelişmeler, Yakapınar örneğinde olduğu gibi birçok güzel halk geleneğinin ortadan kalkmasına neden olmaktadır. Ulusal bütünlüğümüze büyük ölçüde katkı yapan ve Anadolu’nun güzel renklerini oluşturan göçmenlerin, kaybolmaya yüz tutmuş gelenekleri Türkiye’deki ekonomik değişme ve gelişmelere bağlı olarak, dünyanın küçülmesi ile birlikte sonu belli olmayan bir geleceğe doğru ilerlemektedir.

Bu, günümüzde artık küreselleşen dünyada bir zorunluluktur. Ancak toplum yaşamında önemli yer tutan ve artık yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalmış geleneksel kurumların yani töre ve törenlerin yerine teknolojinin gerektirdiği biçimde toplumsal kurumlarını yerleştirememiş toplumların, diğer toplumlara oranla geri kalmışlığı kaçınılmazdır. Ozankaya’ya göre: “Böyle toplumlarda siyasal, düşünsel alana egemen durumda bulunanların çoğu “toplumsal kurum nedir, neden gereklidir, nasıl oluşur, nasıl çalışır…” sorularını gereğince düşünmüş ve kavramış görünmemektedirler. Sonuç da apaçık ortadadır: Geri kalmış ülkeler şunun bunun elinde oyuncak olmakta, bilgisizlik, yoksulluk, savaş ve benzeri bunalımlar içinde debelenmektedirler. Çünkü toplumsal yaşamları gereğince kurumlaşmamış, dizgeli (sistemli) bir örgütlenmeye kavuşmamış, folklor düzeyinden bilim ve sanat düzeyine yükselememiştir. Bu dağınık ve çözülmüş durumu anlatan terimi de, yine o durumun sorumlusu olan sömürgeci ülkelerin kendileri bulmuşlardır: Bu toplumları birer “etnografya malzemesi” olarak nitelemişlerdir” (Ozankaya, 1987).

Kaynaklar

AKDAĞ, Emin - Söylemez, Haşim. “Sürgün Yurdu Anadolu”, Aksiyon Dergisi İstanbul: Sayı: 494, 2004.

BİCE, Hayati. Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçler, Türkiye Diyanet Vakfı Yayını, Ankara, 1991.

GÖKÇE, Cemal. Kafkasya ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Kafkasya Siyaseti, Şamil Eğitim ve Kültür Vakfı Yayını, İstanbul, 1979.

HABİÇOĞLU, Bedri. Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçler, Nart Yayıncılık, İstanbul, 1993.

KOÇKAR, M. Tekin. Bolurlanı Cakga İle Kişisel Görüşme, (Bant Kaydı), Eskişehir – Çifteler İlçesi, 1986.

KOÇKAR, M. Tekin. “Kafkas Halkdansları Öğretim Yöntemleri ve Teknikleri”, Şamil Eğitim ve Kültür Vakfı, İstanbul, 1987.

OZANKAYA, Özer. “Ulus’mu, Etnografya Malzemesi Mi?”, Cumhuriyet Gazetesi, Sayı: 22523, s.2, 7 Mayıs 1987.

SAYDAM, Abdullah. Kırım ve Kafkas Göçleri (1856–1876), Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1997.

TAVKUL, Ufuk. Osmanlı Devletinin Kafkas Muhacirlerinin Kölelik Kurumuna Yaklaşımı, Bilig, Sayı:17, s.34, 2001.

TAVKUL, Ufuk. Kültür Teorilerinin Işığı Altında Kafkas Kültürünün Sosyolojik Analizi, Kırım Dergisi, Sayı: 6 (22), s.28, 1998.