22Ekim2017

KABARDEY VE BALKAR KÜLTÜRÜNDE KEHANET SEMBOLLERİ

Kabardey ve Balkar halkları asırlardan beri süregelen, halk bilimi, dünya görüşleri, gündelik hayatları ile ilgili tarihi-kültürel engin bilgi ve deneyimlerini günümüze kadar koruyabilmişlerdir. Kültürel-geleneksel zenginlik geçmişten gelen engin tarım ve hayvancılık tecrübesi, dini inanışlar ve komşu halklar ile etkileşim neticesinde bir bütün olarak, sosyal-etnik temeller üzerinde teşekkül etmiştir. Kültürel miras içinde geçmiş ile şimdiyi doğal bir halka gibi birbirine bağlayan kehanet sembolleri, çeşitli eylemlerin yasaklanması ve yine çeşitli semboller çok önemli bir yere sahiptir. Kabardey ve Balkar halklarının manevi kültür dünyası alanında geçmiş nesillerin oluşturduğu kendine özgü engin ahlaki kriterler, hayat tarzı ve dünya görüşü, engin halk dehası gibi tecrübelerin gelecek nesillere aktarılması göze ilk çarpan özelliklerdir.

XIX. YÜZYIL VE XX YÜZYIL BAŞLARINDA KABARDEY VE BALKAR KÜLTÜRÜNDE KEHANET SEMBOLLERİ


A.A. Musukayev - A.İ. Musukayev

Çeviren: İsa Doğan


Kabardey ve Balkar halkları asırlardan beri süregelen, halk bilimi, dünya görüşleri, gündelik hayatları ile ilgili tarihi-kültürel engin bilgi ve deneyimlerini günümüze kadar koruyabilmişlerdir. Kültürel-geleneksel zenginlik geçmişten gelen engin tarım ve hayvancılık tecrübesi, dini inanışlar ve komşu halklar ile etkileşim neticesinde bir bütün olarak, sosyal-etnik temeller üzerinde teşekkül etmiştir. Kültürel miras içinde geçmiş ile şimdiyi doğal bir halka gibi birbirine bağlayan kehanet sembolleri, çeşitli eylemlerin yasaklanması ve yine çeşitli semboller çok önemli bir yere sahiptir. Kabardey ve Balkar halklarının manevi kültür dünyası alanında geçmiş nesillerin oluşturduğu kendine özgü engin ahlaki kriterler, hayat tarzı ve dünya görüşü, engin halk dehası gibi tecrübelerin gelecek nesillere aktarılması göze ilk çarpan özelliklerdir.

Etnografi ve tarih biliminin ilgi alanına giren kehanet sembolleri ve gündelik yaşamdaki bazı eylemlerin yasaklanması, Kabardey-Balkar”da ciddi ve özel bir araştırma konusu olmamıştır. Ancak bu konu M.Ç. Curtubaev”in kitabı “Drevnie Verovaniya Balkartsev i Karaçaevtsev” (Karaçay Balkarların Eski Devir İnançları, Nalçik, 1991). A.İ. Musukaev’in “Jivaya Starina” (Yaşayan Tarih, Nalçik, 1991, No: 1) dergisindeki “Sueveriya i predrassudki” (Batıl İnançlar ve Hurafeler) bölümünde yer alan “Narodnıe Primetı Kabardeytsev i Balkartsev” (Kabardey ve Balkarların Halk Sembolleri) makalesi, G.H. Mambetov’un ders kitaplarındaki “Traditsionnaya Kultura Kabardeytsev i Balkartsev” (Kabardey ve Balkarların Geleneksel Kültürü, Nalçik, 1994) çalışması, A.T. Şortanov’un “Adıgskie Kultı” (Adige Din İnançları, Nalçik, 1982) monografi çalışmasındaki bazı bölümleri gibi, birkaç makale ve kitapta yüzeysel olarak zikredilmektedir.

Ancak bu geçtiğimiz yüzyıllarda gezginlerin, gazete ve dergi yazarlarının, geçmiş ve günümüz bilim adamlarının bu halklar ile ilgili dinsel ve geleneksel dünya görüşü, çok Tanrılı dönemler ile bağlantılı materyal toplayıp bunları kayıt altına almadıklarına anlamına gelmez. Kültleşen ateş sembolü, kutsal kabul edilen ağaçlar, felaket getiren ve felaketlerden koruduklarına inanılan büyüler ve eski dönemlere ait tılsımlar ile ilgili parça parça ancak ilginç vesika ve belgelere S.Bronevski, P. Zubov, L. Lüle, F. Tornau, T. Lapinskiy, Han-Girey ve Ş. Nogmov eserlerinde belirtmektedirler (1).

Tarihçi profesör F.İ. Leontoviç 1882-1883 yıllarında Kafkas halkları gelenekleri hakkında askerler, memurlar ve okullardaki öğretmenler yardımıyla topladığı materyalleri bir araya getirdiği çeşitli eserlerinde yazılı edebiyatı olmayan Kafkas etnik toplumlarının geleneksel toplum tecrübelerinin yeni nesillere aktarma işlevini yerine getiremedikleri sonucuna varır. İki ciltlik bu eserde görülmektedir ki, kehanet, toplumsal hukuk esasları gibi kırsal bölge sakinlerinin toplumsal hayatlarında düzen ve nizamı sağlamada önemli bir fonksiyonu yerine getirmektedirler (2).

M. M. Kovalevskiy geleneksel kültür ve iptidailiğin teorik meseleleri alanındaki muazzam çalışması ile Kafkasya hakkındaki araştırmalara çok önemli bir katkı sağlamıştır. Bu eser Kabardey ve Balkar halklarının ekonomik hayatı, temel bireysel kanunlar, aile ilişkileri, geçmiş dönemlerin dini inançlarındaki kehanet sembollerinden başlayıp, yılın belli dönemlerinde yapılan tören ve merasimler alanındaki kehanetlere kadar Kuzey Kafkasya halklarının toplumsal ilişkilerinin incelendiği muazzam bir çalışmadır (3).

Makalemizin ana hedefini Kabardey ve Balkar halklarının kehanet ve kehanet işaretlerinin tarihi-etnolojik olarak manasının kavranması, sembollerin genetik esasları bakımından sosyal düzen ilkeleri üzerindeki fonksiyonel etkileridir.

XIX. yüzyıla gelindiğinde Kafkasya’nın merkezi dini inançların bir bütün olduğu bir bölge olarak oluşmaya başladı. Bu durum farklı tarihsel dönemlerde Hıristiyanlığın ve İslam’ın bu bölgeye girmesi ile bağlantılıdır. Kuzey Kafkasyalılar İslam ile ortaçağda yükselen Altın Orda hanlıkları ve Tuna ile Volga civarında yaşayan Türk asıllı toplumların etkisi ile, VIII–IХ. Yüzyıllarda Arap-Hazar savaşları dönemlerinde tanıştılar.

Hıristiyanlığın bu bölgede ilk ortaya çıkması IV. asır ile V. asır başlarında Bizanslı misyonerlerin çabaları ve Kraliçe Tamara ile David dönemlerindeki Gürcü keşişlerin faaliyetleri sayesinde olmuştur. Arkeolojik, etnik folklorik materyaller ile halk efsanelerinden Hıristiyan takvimine göre belli dönemlerde tören ve merasimler yapıldığını, o dönemlerde insanların çeşitli Kutsal Tanrılar benimsediklerini, çeşitli kutsal mabet ve tapınaklar inşa edildiğini, bize göstermektedir. Ancak o dönemde bölgede yaygın olan dinler Moğol ve Tatar istilaları ile büyük bir baskı ve tahribe maruz kalmışlardır. Çok Tanrılı dinlerinden tamamen vazgeçmeyen Kafkas halkları Hıristiyanlık ve İslam dinlerini tam olarak benimsememişlerdir.

Kehanet ve kehanet sembolleri çok Tanrılı inanışlar ve bu inanışlardaki tören ve merasimler, insan hayatındaki olağan hayat kuralları ve normlarının en eski öğelerinden biridir. Bunların özü ve başlıca fonksiyonu, sülalelerin ve toplumdaki kişilerin yakın geleceklerini, doğaya, maddelere, çepeçevre kuşatan dünyaya beklenmedik etkilerin belirlemeden oluşur. Yasakların, kehanetin büyülü ve gizemli gücünü gereksiz problemlerden, felaketlerden, muvaffakiyetsizlikten kaçınma ve kurtulma, istenen ve umulan sonuçlar elde etme takip eder.

Kehanet sembollerinin, yasaklar ve işaret şekillerinin kökleri daha önce de belirttiğimiz gibi yerli etnolog ve sosyologların birçok eserinde (N.A. Berdyaev, A.B. Vengerov, L.S. Vıgotskiy, A. Y. Gureviç, D. K. Zelenin, L.A. Faynberg, M.İ. Şahnoviç) ve yine yabancı antropologların (C. Bernal, F. Boas, K. Lamont, L. Levi-Brül, V. Lefevr, E. Teylor, V.Terner v.d.) eserlerinde belirtildiği gibi birbirini takip eden olayların idrak edilerek tespit edilmesi ve betimlenerek önüne geçilmesi süreci kendine hayran bırakır niteliktedir. Genetik imkanlar insanın tahmin yeteneğinin temeli oluşturur, bilinç altı etki ve intibalar doğa olaylarındaki muntazam işleyiş, semboller şeklindeki profesyonel faaliyetler yavaş yavaş sosyal hayat ve süreç ile bağlantılı hale gelmeye başladı.

Geçmiş dönemlerde yaşayan ecdadımızın kehanet dönemleri takvimleri, çağların şaşılacak derecedeki harikulade olayların tasnif edilmesi, geçiş süreçlerinin idrak edilmesi, neticede kendi sınırı ve sınır ötesinin anlaşılması, bireyin biyolojik başlangıcının kontrol edilmesi, ilk toplumsal-sosyal özelliklerin ortaya çıkmasına, ortaya çıkan olayların açık bir şekilde belirlenip yorumlanması gibi özellikleri bize göstermektedir (5).

Halkın biliminin bu alanda uzmanlaşmış, Kabardey-Balkar toplumlarının halk tabakalarını belirleyen doğa ve sosyal sistemdeki sinerjik hareketler büyük bir yer tutar. Bu engin halk tecrübesinin koruyucuları kahinler, papaz-rahipler ve halk hekimleri olmuşlardır (6).
Geleneksel olarak onların faaliyet alanları çok geniştir: onlar koyunun kürek kemiğine bakarak kehanette bulunurlar, hayvanların davranışlarına göre yorum getirebilirleri küçük taş parçacıkları ve fasulye gibi ufak bitki taneleri sayesinde kehanette bulunabilirlerdi (7).

Kabardey ve Balkar”da kehanet ve sembollerin etki alanı sosyal-düzenleyici hukuki esaslardır, bu esaslar ise toplumların kendi etnik psikolojik özelliklerini ve davranış esaslarını oluşturur. Bunlar toplumun fertlerinin sorumlulukları, temel hakları ve kehanet gözlemlerinden oluşur. Kült için hizmet verenlerin tavsiye ve öğütleri yaşamsal durumlarda insanların davranış esasları olur, toplum hayatının temel hukuki esasları ve toplum düzeni olarak teşekkül eder.

Kehanet ve temel hukuki esaslar arasındaki ilişki, davranışları düzenlemede ve bu tavsiye-öğütlerin yerine getirilmemesi neticesindeki durumlarda ortaya çıkar. Bunların özünü karşılıklı anlayış, mutabakat, ortaya çıkan fikir ayrılıkları ve çatışmaların sebepleri, felaketler, hastalıklar, mutluluklar ve gelişim gibi durumlar teşkil eder. Bütün bu temel baz alınan esasların, yaşamın üstyapı kısımlarının birbirine benzeyişi ve yakınlığı, Kuzey Kafkas haklarının ziraat toplumu olmalarının özünden ve onların zirai kültürel dünya görüşlerinin neticesinde ortaya çıkar. Temel yasakların, kehanetin ve sembollerin temel hukuki esaslar ile sosyal düzenleyici etken olarak kesişmesi Rus yönetiminin Kuzey Kafkasya bölgesine yerleşmesine, Kafkas savaşlarına kadar sorunsuz bir şekilde vuku bulmuştur. Daha sonra devlet birlik ve bütünlüğü, devlet emirleri olarak bütün bunların karşılığı olarak yer almıştır.

Böylece kehanet ve sembollerin asırlardır süregelen tarihi sosyal hayattaki varlıkları ve insanoğlunu çevreleyen dünyaya karşı tutum ve davranışları insan topluluklarının iktisadi faaliyet alanlarından kökleri ile beraber çıkar gider. Psikolojik olarak geçmiş zamanların izini koruyan manevi batıl düşüncelerin, gizemli güçlerin halkın dünya görüşünde korunması, insanı çevreleyen her şeye karşı direktif verilmesi sonucunu doğurmuştur.

Kabardey ve Balkarlarda kehanet mevzuları çok ciddi şekilde pragmatik olup, insanların sağlıkları, iklim değişiklikleri, zirai faaliyetler, avcılık gibi alanları da kapsamayarak toplum hayatına hizmet etmektedir. Bundan dolayı kahinler tecrübeli, görmüş geçirmiş, yüksek gözlem gücü gibi nitelikleri olan çobanlar, çiftçiler ve avcılar arasından çıkmıştır. Belirli bir amaca yönelik ve sürekli doğayı, evreni, hayvanlar alemini,, bitkiler dünyasını ve bizi çepeçevre kuşatan dünyayı gözlemleme, geçmiş ve kendinden önceki nesillerin bilgi ve tecrübelerini öğrenerek benimsemiş olma şüphesiz bu insanların bilgi ve tecrübelerinin temelini oluşturmaktaydı. Onların davranış ve faaliyetlerinde kehanet ile halk tıp metodları ve ilaçların gizemi arasında, psikolojik tedavi metodları ve gerçek tıp ilaçları arasında sınır çizmek çok zordur. Her ne kadar bu profesyonel efsuncular aynı derecede şifalı otlardan kan almaya kadar halk tedavi yöntemlerini kullansalar da, efsuncuların bu efsun yöntemleri, kehanet ve koruyucu büyüler insanların zihinlerinde sanki doğaüstü metodlar gibi benimsenerek kabul görmüştür. Dağlı efsuncu nesilden nesile aktarılan, profesyonel olarak biyoloji, iç hastalıkları, cerrahi bilgilerine sahiptir ayrıca psikolojik olarak hastalarına ve onların yakınlarına etki edebilecek güce sahiptir (8).

Tabiatın kendi düzeni içinde birbiri ardına veya çok sık meydana gelen olayları deşifre ederek arkasındaki gerçekleri anlamaya çalışarak insanlar bu olayların sonuçlarını önceden tahmin edebilmek ve onlara etki edebilmek için çabalamışlardır. Bundan dolayı kehanet sembolleri ve alametlerini, toplumun aile hayatına karşı bakış açısı ile, üretim ve zirai faaliyetler olarak, takvimsel devir ve süreçler tarzında ve sadece batıl inançlar olarak farklı kategorilere ayırmıştır (9).

Bununla ilgili olarak, Kabardey ve Balkarlar kehanet alamet ve işaretlerinin kötü bir olaya veya iyi bir olaya vesile olacağına yada etki edeceğine inanarak bu işaretleri uğurlu ve uğursuz olarak adlandırmışlardır. Bu işaretlere inanma gerekliliği korkusu tam da buradan ortaya çıkmıştır. İnsanların hayatlarında şu tarz izlenimler ortaya çıkmıştır, örneğin: eğer evin avlusunda köpek uluyorsa yakın zamanda ev içinde kötü bir şeyler olacak anlamına gelir. Ancak horoz öttüğü zaman güzel ve mutlu olayların habercisidir. Günümüze kadar Zolsk bölgesindeki köylerde bu tür işaretlere benzer tepkiler verilmekte ve şöyle denmektedir: “Her, hıbarıf! (horoz ötüşleri iyi şeylerin habercisi olsun!)” (10).

Kabardey ve Balkarlar evcil ve yabani hayvanlara, kuşlara, böceklere, farklı mevsimlerde yetişen bitkilere, hava ve iklim değişikliklerine, tabi afetlere karşı şiddetli denebilecek derece büyük bir hassasiyet göstermişlerdir. Hayvanlar dünyasının fizyolojik özelliklerinin ne kadar hayret verici olduğu bilimsel olarak da ispatlanmış tartışmasız bir gerçektir. Atmosferdeki basıncın düşmesi yağmurun habercisidir, Kabardey ve Balkarlar kovadaki sütün köpüklü olmasını, ayranın ekşimesini, kazandaki kaynayan bir şeylerin dökülmesini bununla ilişkilendirmişlerdir. Yakıcı ve boğucu bir günde karınca yuvasının etrafındaki böcek ve haşeratın hareketliliği, özellikle yuvalarına taşıdıkları küçük kurtçuklar, kırlangıçların alçaktan uçmaları, kurbağaların düzensiz ve gürültülü biçimde vakvaklamaları, kedinin sol patisini yalaması veya yıkamasını şiddetli ve sağanak yağmurun habercisi olarak yorumlamışlardır (11).

Köylüler eski zamanlardan beri yağmur yağmadan önce taç yaprakları ve yapraklardaki değişiklikleri gözlemlemişlerdir: inci çiçeği, haşhaş, yonca gibi bitkilerde taç yapraklarında benzerlik ortaya çıkar, gündüz sefası çiçeği kendi tacını kapatır, yabani hindi baba kendi yuvarlak kısmını büzerek sıkıştırmaya başlar. S. H. Mafedzev”in derlediği materyallere göre, orman uğultusu (mezım vuue şıindzame, duneyr kızeıhenuş) ve nehirlerin başlangıç kısımlarındaki gürüldemeler (psı makır ipşeke keşıume, uefı mehu, işhereke kışıume uelbane mehu) şiddetli bir yağmurun habercisidir (12).

Birçok Kabardey ve Balkar işaret ve sembolleri su ve yağmur ile bağlantılıdır. Su insan hayatında birinci derecede öneme sahip olduğu için insanlık soyunun refahı ve esenliği çağrışımı vermektedir. İlk gök gürültüsünün hangi yönden olacağı da ayrı bir anlam ifade etmektedir: batından olduğu zaman- su ve ürün anlamındadır, doğudan olduğunda ise tam tersi anlam ifade eder. İlk gök gürlemeleri ile birlikte dağlı ailelerin büyük kadınları ilk yağmur ve gelecekteki mahsul için dua törenleri organize ederlerdi. Baharın ilk yağmurlarına çeşitli ama özellikle şifalı olduğu gibi vasıflar isnat edilir, yağan yağmurun altında bir müddet kalınır ve her hangi bir kap ile çocukları ve kendi kafa yada ellerini yıkamak için su biriktirilirdi. Su saygı ve hürmete layık bir doğa olayı olarak görülür ve birçok işaret onunla ilişkilendirilirdi: eğer birine dolu olmayan bir kase su verilirse, onun bahtının da tam olmayacağına inanılırdı. Birkaç sene boyunca hasta olan bir sığır (nahuptsıaptse) geleneksel olarak soğuk su ile yıkanırdı. Günümüzde de Zalukokoaj bölgesinde baharın ilk günlerinde kimyasal ilaçlamadan kaçınmak için ağaçları soğuk su ile yıkarlar. Yağan yağmurlara gök gürlemeleri eşlik etmeye başladığında Adigeler “udzıpsuth” yani “çimenlere su serpmek” adlı törenler düzenlemişlerdir (13).

Gök gürlemelerinin geldiği yönlerde, çimleri yolarak kovalarda ve farklı kaplarda toplanan yağmur suları ile evlere, bahçelere, bostanlara, tarlalara ve çardaklara bu sular serpilirdi. İçerisinde işaret ve semboller barındıran bu merasim, bereket Tanrılarının merhametine sığınma ve onlardan merhamet görme anlamına gelirdi.

Kuraklığın önüne geçmek, mahsulün bol ve bereketli olması amacıyla, elbise ile suya girmek ve özentisiz pılı pırtı tarzında elbiseler ile elde kürek veya benzeri bir eşya ile yapılan yürüyüş merasiminden oluşan yaz töreni “hentseguaşe” yani “yağmur duası” düzenlemişlerdir (14). Dünyanın bir çok halklarında bulunan benzer kukla, ellerini yana açmış kadın imgesini andırmaktadır (15).

Hantseguaşin”in başı bir örtü örtülüdür, belini ise zarif bir kemer kuşatmaktadır, yalınayaklık kızlar çocuklar ve kadınların eşliğinde bu kuklayı köyün içinde gezdirerek, nehrin sonuna gelindiğinde bu yürüyüş veya geçit tamamlanmış olur. Ev sahibeleri gelenleri “Hentseguaşe zıdoşere, yaliy-yaliy, ueşh kegeşeşeh!” sözleri ile karşılayarak Tanrı”dan yağmur dileklerinin yerine getirilmesini isteyerek “kürek prenses” in üzerine hafifçe su dökerlerdi. Bu törene katılan herkese tatlı yiyecekler ikram edilirdi. Bu konuda cimrilik yapanları ayıplarlardı. Nehirde yıkanma ve hep birlikte iştirak olunan ziyafetten sonra Hantseguaşe köyün meydanında toplanırlardı, gezmeleri danslar takip ederdi. Köyün erkekleri özel bir yere götürülerek yağmur yağması için dua ve niyazda bulunur, çeşitli kurbanlar keserlerdi. Bu dualara çeşitli güzel yemekler ile kızartılmış etlerden parçalar fakir ve yoksul ailelere dağıtılırdı.

Yağmur dileme adına yapılan mistik törensel faaliyetlerin çok bilinenlerinden bazıları, ocakların üzerinde bulunan zincir veya yuvarlak halkanın içinden geçirilen hayvan kafatası ile köyün içinde gezinti yapma, yıldırım çarpması sonucu yaralananlar için; karga yuvalarının bozulması ve öttükleri zamanlarda onları kışkırtma, hafi meşrep davranışlar sergileyen kadınları üzerlerine su dökerek onları cezalandırma gibi davranışları sayabiliriz. İlginç olarak, Kuzey Kafkas halklarının geçmişten gelen kurban adama merasimlerinden biri, hafif meşrep davranışlar sergileyen kadının veya onun değerli bir eşyasının nehre atılması olarak nitelendirilebilir (16). Hantseguaş merasimine yakın bir merasim olarak, kurbağaların süslenerek köy içinde gezdirilmesi ve onların şarkılarla ve neşeli çığlıklarla nehre bırakılmasıdır (17).

Adigeler geçmişten beri kurbağalar ile dalga geçmeyi veya daha da kötüsü onları öldürmeyi çok büyük bir günah olarak nitelemişlerdir. Bu tür törenler esnasında kurbağaların vakvaklaması gelecek yağmurun habercisi olarak görülmüştür. Ancak bütün kehanet ve kehanet sembollerinin fonksiyonel önemi akıl, fizik, doğa kanunları ve pratik hayatın meşru delil ve tamamlayıcıları olarak tanımlanmamaktadır. Tamamen boş ve batıl inançlar grubuna girenler de vardır (18).

Rasyonel ve batıl inanç işaretleri arasındaki inci çizgi daha çok belirsiz ve müphem bir tarzdadır. Batıl inançlar ile örülü kehanetleri bilim adamları gerçeğe uymayan, acele hüküm verilmiş, mantığın ve zihnin hataları olarak açıklamaktadırlar (19).

Herkesin bildiği gibi içinde su bulunan kap uzun süre, özellikle geceleyin açık bırakılması tavsiye edilmemektedir. Halk inanışına göre eğer uzun süre açık kalırsa içine saf ve temiz olmayan güçler düşebilir ve su içilemez bir nitelik kazanır. Bu durum kabın hangi maddeden yapıldığı ile, yer ile, tam olarak nereye bırakıldığı ile ve buharlaşmaya etki eden faktörler ile birebir alakalıdır. Y. N. Asanov eski dönemlerde yaşayan insanların ev yapmak veya yaşamak için yer seçerken, geceleyin bir kaba konulan bir sıvı maddenin ertesi günü ne kadar azaldığına bakarak bu yerin uygun olup olmadığını belirlediklerini belirtir (20). Eğer kapta sıvı madde azalmazsa bu yerin yerleşim için uygun ve iyi bir yer olduğuna kanaat edilirdi.

Günümüzde de insanların çok olduğu veya kalabalık ortamlarda bebeği öpmek ve onu övmek nazar değebileceği gerekçesi ile tavsiye edilmez. Bu esasen çocuğun bünyesinin bir yetişkinden daha az sağlam olduğu için, enfeksiyon ve soğuğa karşı daha az dayanıklı olması ile alakalıdır. İnsanlar ise çocukların hastalanması veya bu tip durumlara nazar ve kötü ruhların sebep olduğunu düşüncesi ile yaklaşırlar. Hastalanma, sakatlanma gibi durumlara karşı farklı taşlar, otlar ve materyaller kullanılarak muska ve nazarlıkların yapılması tesadüfi değildir. İnsan toplumlarının gelişim süreçlerini insanın gelişim ve büyümesi ile kıyaslarsak sanırım yanılmış olmayız. Bir çocuğun gelişim ve davranışları gözlemlendiğinde, onun dünyayı yetişkin bir insandan daha ince bir şekilde hissettiğini ve algıladığı fark ederiz. O insanın büyüdükçe yitirdiği duyguları hissetmekte ve dünyayı o şekilde algılamaktadır. Sanırım aynı şey insan toplumları için de geçerlidir.

Hapşırmaya yönelik alamet ve işaretler sağlık ile alakalıdır. Eski dönemlerde insanlar, çok sık hapşırmanın mutlak surette solunum yolları ile ilgili ve özellikle veba hastalığının salgın bir hale dönüşmesinden önce olduğunu gözlemlemişlerdir. Milattan sonra birinci asırda Roma imparatoru Tiberiy ve altıncı asırda papa 1. Pelagiy hapşıran insana iyi dilekte bulunulmasını emretmişlerdir. Birinci ve ikinci durumda da çok sık hapşırma veba hastalığından hemen önce gelmektedir (21).

Bilindiği gibi, önceki asırlarda Kuzey Kafkasya birçok aile ve köylerin hazin sonu olan veba hastalığının salgını ile karşılaşmıştır. İnsanların zihinlerinde bu amansız hastalığın hapşırmadan başlayarak daha sonra şiddetli öksürükler safhasına geçtiği yerleşmiştir. Kabardeyler hapşıran insana: “upso!” yani “çok yaşa”, Balkarlar ise: “caşavlu bol” yani “uzun ömürlü ol”, ya da “süyek savlu bol!” yani “kemik gibi sert ve sağlıklı ol!” gibi dilekleri nedensiz ortaya çıkmamıştır. Tabi ki insanlar hapşıran kişiye sağlık dilemişlerdir, hapşıran kişi de Tanrılara ve koruyucu ruhlara kendisine ölüm vermemesi için dua etmiştir. Yani insanlar onların hastalıklarından ve salgınlardan kötü ruhları sorumlu tutmuşlardır. Ve dua ederek, herhangi biri veya herhangi bir görünmeyen gücün kendilerini kurtaracaklarına ve koruyacaklarına inanmak istemişlerdir.

Batıl düşüncelerden farklı olan kehanet ve semboller, rüya ile bağlantılıdır, uyanıklık halinde ve rüyada insanın sinir sistemi ve beynin görme alanı aynı derecede çalışmaktadır. Biyologlar ve fizikçiler beynin bu bölümünün diğer kısımlardan daha derin ve engin olduğunu düşünmektedirler. İşte beynin tam bu kısmı ilk dönemlerden itibaren sadece farklı türden etkilere tepki verme işlevini değil, elde edilen bilgiyi yorumlama fırsatını düzenlemektedir. İşte bu sinyaller ve bilgiler kehanet elementlerini oluşturan yapılardır. Balkarya’da rüyalarda işitilen gök gürültüsü savaş, çarpışma, mücadele olacağının içine doğması olarak açıklanmaktadır, horoz ötüşü - insana karşı bir saldırı olacağına, uzaklara doğru gözden kaybolma - ertesi gün içerisinde zorluklar ve sorunlar olacağı tarzda algılanmaktadır. Her şeye rağmen farklı insanlar, hatta bir köydeki veya başka bir köydeki aynı etnik kökten veya farklı etnik kökten insanlar rüyaların içeriklerini farklı yorumlamaktadırlar, her ne kadar onların ataları bu yorumları kendi durumları ve birbirine benzemeyen olaylar ile, çatışmalar ile, tabi afetler ile, salgınlar ile ilişkilendirseler dahi yorumlar farklı olabilmektedir (22). Ayrıca, gelincik, fare, sıçan, nüfusun büyük kısmının sonunu hazırlayan veba salgınları rüyalar ve alametler ile ilişkilendirilmektedir.

Dağlı halkları (Balkarlar, Karaçaylar, Osetinler) hastalıklara yakalananların kendilerinin gittikleri özel şekillerde mezarlar hazırlamışlardır. Ölüm teması mukaddes kitap (İncil) başta olmak üzere birçok eski kaynaklarda ve yeryüzündeki halkların buna Kuzey Kafkas halkları da dahil olmak üzere birçoğunun temel hukuki esaslarında sembolik olarak kemirgenler ile bağdaştırılmaktadır (23).

İnsanoğlunun ruhundaki evrensel inanç sistemi bünyesinde birçok gizem ve soruları barındırmaktadır (24). Eski dönemlerde insanlar gölge, yansıma, baygınlık, hastalık ve ölüm gibi olayları çok etraflıca düşünmüşlerdir. Neticede şu sonuca varmışlardır, insanın materyal parçası yani insanın dış görünümünden ziyade ruhu ölümsüzdür. Kabardeyler ruhu kastederek, “mapsou” yani “insan yaşar” derler. Onların düşüncelerine göre, M. İ. Şahnoviç, “insan hayattayken beden hareketlerini ruh yönetir, insan öldüğünde ruh onu terk eder.” (25). İşte bu hayat süreci olarak adlandırılır. Her ne kadar örnek olarak gölgenin akıl almaz bir ve karanlık bir katmanı bağlamında dünyanın kaynağı olduğunu anlamasalar da, insanın iç dünyasında bulunan ruh ile ilişkilendirmişlerdir. “beden” ve “ruh” mefhumu dünyanın birçok halklarında neredeyse birebir özdeşlik ve ayniyet gösterir (26). Çalışmalarımız esnasında bilgi almak için görüştüğümüz insanlardan, herhangi birinin gölgelerine basmasından pek hoşlanmadıklarını işittik! İnsanlar aynı şekilde sudaki yansılamalarına ve cam ve ayna gibi parlak yüzeylerdeki yansımalarına karşı benzer tutumlar sergilemişlerdir (27). Yansımanın tahrip edilmesine karşı olan ve yasaklayan inanç bundan dolayı ortaya çıkmıştır. Bu gibi durumlar ruha zarar verme ile eş tutulmuştur.

Ruh hakkında düşünceler, daha önce de belirtildiği gibi rüya ile de bağlantılıdır. İnsan uyuduğu zaman, ruhun belli bir vakit için kısa bir süreliğine bedeni terk ettiğine hükmedilirdi. İnsan uyurken hastalanabileceği gerekçesi ile uyandırılmaz, batıl inancı tam bu noktadan çıkmıştır. Uykuya dalan insanı yan çevirmek yasaklanmıştır, çünkü bir süreliğine bedeni terk eden ruhun geri dönmesi çok olabilir. Eğer insan uykuya daldığı pozisyonda uyanırsa, kendisini iyi hissedeceği, farklı bir şekilde uyanırsa kendisini kötü hissedeceğine inanılırdı.

Uyuyan insanın yerinin değiştirilmesi, bedeni terk eden ruhun geri geldiğinde onu bulamayacağı endişesi ile tavsiye edilmezdi. Ölmüş bir insan için, sanki uzun bir daha uyanamayacağı bir uykuya dalmış (yani ölmüş) gibi bahsedilirdi.

Edebiyatın önemli bir bölümünde, insanın mistik dünyayı algılamasının kökleri, onun düşünme, idrak ve algı süreci tabiat ve doğal güçler karşısında çaresiz kalınca, bu da doğal olarak bilinmeyen ve görünmeyen güçler hakkında bir takım ham ve hayali tasvir ve betimlemelerin oluşması zamanlarına dayanan fikirler ve görüşlerden bahsedilmektedir. Her ne kadar teknoloji ve bilim günümüz dünyasında çok gelişmiş olsa da, insan beyninin anlayamayacağı ve kavrayamayacağı birçok şey bulunmaktadır. Eğer gerçekten geçmişte insanlar tabi afetlerden ve hastalıklardan ölüyor ve çaresizlerdi ise, o zaman neden asırlar boyunca bunca gelişmeye rağmen insan manevi başlangıca, sembollere, kehanetlere, medyumlara, ölenlerin ruhlarına inanmaya devam ediyor ve belli alametlerin peşinden gidiyorlar.

Kendi yansımasını suda görerek, gölgesine büyük bir hassasiyet göstererek, çocukların ve torunların dış görünümleri ve karakterleri ile ölen büyükler arasında benzerlikler bularak, insanlar ruhların kendi hayatlarında yer edindiğini ve bir o kadar da hayatlarına etki ettiği düşünmüşlerdir. Kabardey ve Balkarlar kendi hayatlarını, hareket ve davranışlarını kıyasladıkları, saygı duydukları atalarının ruhlarına büyük hürmet gösterirlerdi. Ölmüş ataların görünmez ruhlarının hayatta olanlar ile beraber olduğuna, onları uzaktan takip ettiklerine, kötülüklerden ve hastalıklardan koruduklarına, onlara yardım ettiklerinde hatta bazı durumlarda onları cezalandırdıklarına inanılırdı. Bu bir nevi gizli oto kontrol mekanizmasına bağlı olan insanlar iyi niyetle ve büyük bir dikkatle ölmüş kişinin arkasından düzenlenen törene katılır, mezarında dualar okunur, hatta ölen kişinin hatırasına saygısızlık edenler çok ağır cezalandırılırdı. Han Girey, hiçbir şey ecdadın hatırasına yapılan saygısızlık kadar bir dağlıyı kızdıramazdı diye yazar.

Aile ocağında hazırlanan yemeği küçük görmek ve aşağılamak hiçbir şekilde telafisi olmayan büyük bir günah olarak görülürdü. Ocağın üstünde bulunan halka üzerine, ocak üzerine, ecdadın üzerine yapılan yeminler mahkemelerde geçerli dayanak olarak görülür, verilen sözlerin yerine getirilmesinde ve her türlü sorunun çözümünde belirleyici etken olurdu. Eski zamanlarda, örneğin dünürcüler geldiğinde onları eve kabul ederken ocakta ateşin alev alev yanması, yapılması planlanan nikahta ataların ruhlarının da hazır bulunacağı anlamına gelirdi, çünkü ocak aile ve soyun kutsallığının sembolü olarak görülürdü. Evin kapısına olan tutum ve hareketler ölmüş ruhların etki ve tesiri ile de ilişkilendirilirdi.

Eski çağlarda birçok halkta, ölenleri ve özellikle de çocukları bu evin kapısının yanına gömerlerdi. Sonraları bu gelenek yok oldu, ama gizemli güçlere sahip olduğuna inanılan kapı kutsallığını korudu. İşte bu kapının önünde iyi ruhlardan hastalıkları defetmelerini, çocukları nazardan korumalarını dilerlerdi, ayağı sürçmesinden korkulduğu için içeri sol ayakla girilmez ve kapı üzerinde selamlaşma olmazdı, misafirler kapıdan içeri girdikten sonra karşılanırdı. Kapı üzerinde selamlaşmaktan kaçınma geleneği daha sonraları, kapının iyi ile kötü arasında bir sınır teşkil ettiği düşüncesi şeklinde yorumlanmıştır. Kapı altında bulunan kötü ruhların, sanki kapı üzerinde selamlaşanların aralarının açılmasına sebep olacağına inanılırdı. “Kapı ağzında herhangi bir şey alınmaz yada verilmez” söyleminin çıkış noktası budur. Bu inanış, birisi evden çıkarken eğer ayağı takılırsa, endişeye kapılan kötü ruhlar o kişinin yapacağı işlerde ona zarar verir ve yolculukta ona uğursuzluk getirir, olarak yorumlanmaktadır.

Yukarıda bahsi geçen, eve sol ayakla girilmesinin yasaklanması, sağ ve sol tarafların aynı derecede değer görmemesi ile alakalıdır. Her aksakal (bilge kişi) genç bir erkeğe zor durumlarda nasıl davranması gerektiği hakkında tavsiye ve öğüt verirken, kalbinin sesine değil de sağduyu ve aklına güvenmesini, çünkü kalp vücudun sol kısmanda bulunduğundan sadece aceleci ancak mantıklı olmayan kararlar verebileceğini göz önünde bulundurması gerektiğini belirtirler. Bu tavsiyeleri verirken kendisi de atalarının ona şunları söylediklerini hatırlar, sağ taraf sağduyu ve bilgelik olarak kabul görür, çünkü iyi ruhlar insanın sağ omzunda bulunur onun yaptığı iyi işleri (psape) gözetir ve onu fenalıklara karşı korurlar, ama kötü ruhlar kötü ve fena davranışları (guenıh) gözetir ve kişiyi bunlara teşvik ederler. Kuvvetle muhtemeldir ki, bu yüzden çocuklarımıza ayakkabılarını önce sağ ayak ile giymeyi öğretiyor ve büyükleri sağ baştan saymaya başlıyoruz. Ancak bu beynin sağ ve sol kısımlarının gelişmesi ile alakalıdır, geçmişte insanı çok sık zor durumlarda bırakan sol eli ile yapılan şeyler, sol ayağın sürçmesi, sol gözün seğirmesi gibi durumlar negatif tutumlara etki etmiştir, günümüzde ise geçmişten kalan “sol taraflı iş” durumdadır.

İnsanoğlu tabiat olaylarını gözlemlediğinde, dağlardan başlayıp nehirlere, ağaçlara kadar pek çok varlığın canlı bir ruhu olduğu kanaatine varmıştır. Aynen insanlar gibi, incinme duygusuna, acıyı hissetme vasfına, intikam gibi durumları hissedebilmektedirler. Örneğin, ağacın kırılmış bir dalından akan reçineyi gözlemlediklerinde, ağacın ağladığına, akan reçinenin de onu göz yaşları olduğuna inanmışlardır. İşte tam da bundan dolayı ağaçların ve taşların çeşitli türleri, çeşitli hayvan türleri, dünyanın bir çok halklarında insanların “akrabaları” totemler konumuna gelmişlerdir ve onlar kutsal yasaklarla haram kılınmışlardır.

Kehanet sembollerinin her birinin o yada bu şekilde kendine has bir hikayesi vardır. Bu hikayeler bazen belgeler ile desteklenebilen kökleri asırların derinliklerine kadar gidebilmekte, bazen ise milli hatta bazen sülale efsaneleri şeklinde olabilmektedir. Siyah kedi konusunu ele aldığımız zaman, eski dönemlerde Mısırda, Romada, Kelkitlerde, Anglosaksonlarda Tanrılaştırılmış olduğunu görebilmekteyiz. Pers vakayinameleri milattan önce altıncı yüzyılda yaşamış olan ve Peluziy şehrini içindeki sakinleri ile savaşmış olan Kral Kambiz”in savaş dehası hakkındaki tarihi günümüze kadar taşımışlardır. Peluziy”liler düşmanın gücü ve üstünlüğü karşısında geri adım atmamalarına rağmen, düşmanın ellerinde kalkan yerine kutsal totem hayvanlarını tuttuklarında teslim olmuşlardır.

Her ne kadar Müslümanlar domuzun temiz bir hayvan olmadığı için etini tüketmek haram olsa da, Kabardey ve Balkarlarda domuz eti tüketme yasağı totemizm ile bağlantılıdır. Eski devirlerde Sami halkları domuzu kendilerinin totemi olarak görmüşler ve onu kutsallaştırmışlardır. Totem dünyanın bir çok halklarında insan toplulukları ve onların soylarının başlangıcı ile akrabalık bağını ifade eder ve çok defa Tanrılaştırılmış hayvanları simgeler. Yahudilerdeki dinsel dogmalar zamanla İslam dinine ve Arap yarımadasındaki bedevilere geçer. Daha sonra İslam sayesinde diğer halk ve milletlere geçer.

Kabardey ve Balkarlar hayvanlardan at, inek ve köpeğe değer vermiş ve saygı duymuşlardır. Yeni doğan bir bebeğe köpek hediye edilmesi gelecekte mutluluk, esenlik ve başarının simgesi olarak iyi bir işaret olarak görülmüştür. Evlerin çatılarına ve bahçe duvarlarına, “kem gözlerden” ve kötü ruhlardan koruması amacı ile at ve inek kafatasları asılırdı. Halk inanışına göre bu kafatasları bünyelerinde negatif enerji barındırırlardı. Atın kutsallığının gizemli bir himaye sağladığına inanılırdı. Dinsel törenler aracılığı ile insanları daha güçlü varlıklara ve nesnelere karşı yönlendirmek için çok güzel bir fırsat olması materyalini “zolotoy vetvi” D.Frezera eserinde içinde barındırmaktadır (28).

Kabardey ve Balkarlar kurt damarının, çeşitli kelebek türlerinin, ekin kargalarının, hayvanların diz kapaklarının, guguk kuşlarının salyalarının, hayvanlarının dişlerinin mucizevi güçleri olduğuna inanırlardı.

İşaretler sisteminin büyük bölümü eski geleneklerden olan misafirperverlik ile birebir bağlantılıdır. Adigeler evde misafir ile ilgili bir konuşma geçmesinden ve eve misafir gelmesini iyi bir alamet olarak görür ve şöyle derlerdi: “zi tse irauıue bjeşheıum tetş” (kimin bahsi geçerse o evin kapısında belirir). Balkarların eskiden beri evde örümcek olmasına ve onun ağlarına karşı hoş bakmadıkları bilinmektedir. Ancak eğer örümcek olduğu yerden ördüğü ağlar sayesinde kolayca aşağı inerse onu gökyüzünden gelen bir elçi olduğu düşünülür ve dikkatlice avuç içine alarak dışarı bırakılırdı. Bu işi yaparken: “konak keledi-sav kelsin, igi hapar ala kelsin” (misafir geliyor, iyi haberler getirsin) denilirdi. Ve hemen bu alamete dayanarak misafiri karşılamak için hazırlıklara başlanırdı: avlu süpürülür, odun yarılır, ocağa yemek kazanı (çoyun) konulur, hamur yoğrulurdu. Gelmesi beklenen misafir hakkında komşular uyarılır ve geleneksel olarak şu cevap alınırdı: “aşhı künde aşhılıkga kelsinle” (iyi günde iyilikler getirsinler). Eğer misafir 1 gün ve ertesi gün gelmezse şöyle denirdi: “Teyri aldamasın, konak kargamasın, başha cerde sabırlanmasın” (Tanrı kandırmasın, misafir beddua etmesin ve başka yerde konaklamasın). Ancak misafir o zamanda geldiğinde sonsuz sevinç olurdu ve Balkar insanı şöyle derdi: “kişi tikgen da aldamadı, kerti boldu-konak keldi” (örümcek kandırmadı, gerçek oldu, misafir geldi).

Kaşha Tav’da ihtilale kadar şu tarzda alametler vardı: saksağanın havada uçması, uçan kuşların gölgelerinin evlerin duvarlarına düşmesi, köpeğin sırt üstü yatması, bunlar misafir geleceğinin habercisi olarak görülürdü. Yukarı Jemtal”de havaya bırakılan yabanın yere düşüp kalmayıp toprağa saplanması iyi bir alamet olarak yorumlanırdı. Balkarlar günümüzde de kaşları oynadığı zaman: “kaşım bildiredi”(kaşım önceden haber veriyor) derler. Evlerinde her zaman misafir ağırlamaktan mutlu olan Yukarı Baksan sakinlerinden Urusbiy sülalesi, evde biri esnediği zaman: “erigip turgan zamanıbızda bir konak da kelmedi da” (canımız sıkılıyor, bari misafir gelse) derlerdi. Birinci ve ikinci Çegem bölgelerinde eskiden beri, birinin burnu hafiften kaşınsa (si paşer kojeh) ya da köpek sağ patisini yüzüne götürdüğü zaman, misafir geleceğine inanırlardı. Zayükovo bölgesinde şöyle bir inanış vardı: “bjeşheıum tetu adak ıueme, heş kokue jaıe” (eğer kapıda horoz öterse, misafir gelir).

Kehanet sembolleri, yasaklar, inançlar çeşit çeşit ve çok fazladır. İnsan hayatının farklı alanlarını kapsar (29). Bunların arasında yemek, aile törenleri, hayvan satımı, hamilelik, akraba ilişkileri, karı koca ilişkileri gibi gündelik hayat ile ilgili olan yasaklar da vardır. Komşuların veya akrabaların içinde bir şeyler getirdikleri kaplar, bereketi kaçması diye geri verilirken yıkanmazlar. Ancak bu kap geri boş olarak verilmez, bu da getiren aileye kaplarının her zaman dolu ve bereketli olması dileği anlamına gelir. G. H. Mambetov”un çalışmalarında mal ve mülk ile ilgili yasakların çoğunun hayvanlar ile ilgili olduğu belirtilir.

Adigeler hayvan sattıklarında, bütün sürüyü kaybetmemek için yapağısından bir tutam keserek  hayvanın sağrısına iliştirirlerdi. Bir Kabardey hiçbir zaman sürüsünü yabancı bir ağılda bırakmazdı. Satılan bir sürünün tekrar satıldığı görülmezdi (30). Mal ve mülkiyet ile ilgili yasaklar ailenin geçimi ile ilgili olanlar ile birbirine çok benzer: mutluluğun kaybolacağı korkusu eve getirilene kadar ile kovadan su içilmezdi, nehrin akıntısı yönünde baş aşağı yatılmazdı. Dağlılar ateşe tükürmekten, ocağa tahıl taneleri atmaktan, ocağı sivri bir şey ile eşelemekten, ocaktaki ateşi su ile söndürmekten kaçınırlardı. Hiçbir Kabardey elde ettiği mahsulü ailesi tadına bakmadan bölüşmezdi, aksi halde: “nasıpır dokıue,jaıe” diyerek bu mahsul ile beraber mutluluğun da gideceğinden korkarlardı. Çocukların dudaklarının beyazlamaması veya morarmaması için negegu yemelerini yasaklarlardı. Psıgansu köyünden T. A. Bozieva, yıl 1908 şöyle aktarmaktadır: köylerde kız çocuklarına tavukları kafalarını yemeleri, hafif meşrep yani “tavuk beyinli” olmasınlar diye yasaklanırdı.

Adige ve Balkarlar cenazeden dönerken başka bir evin avlusuna girmezler, hatta bir parça dinlenmek için bile bir sedirin üzerine oturmazlardı. Cenazelerde insanlar sükunet içinde olurlardı, çünkü şiddetli şekilde ağlamalar kendi ailelerine de zarar verebilirdi. Bekar kızlar ve erkekler masanın köşe kısmına oturmazlardı, çünkü eğer otururlarsa hiç evlenemeyebilirlerdi. Kabardey ve Balkar kadınları ineklerden sağılan sütün kaynatılmasında son derece dikkatli davranırlardı, çünkü sütün taşıp yanması ineklerin sağımını azaltabilirdi. Birçok halklarda kuşlar almasın diye kesilen saçlar açık yerlere bırakmamaya çalışırlar. Çünkü eğer saçları alıp yuvalarına götürürlerse, pençeleri ile saçları evirip çevirirken saç sahibine baş ağrısı yapabilir. Eğer bebek iki kolunu başına götürürse kollarını aşağı doğru çekerek düzeltmeye çalışırlardı, çünkü bu ebeveynlerden birinin ölümüne sebep olabilirdi. Anneler kötü ruhlardan korktukları için çocukların yıkanmış eşyalarını geceleyin asmazlardı. Kızlar evi süpürürken süpürge ile kimsenin ayağına dokunmamaya çalışırlardı, çünkü böyle  bir dokunuş ölümle sonuçlanabilirdi. Ev halkından biri yolculuğa çıkacağı zaman tırnak kesmeye izin verilmezdi, evden ayrıldıktan sonra ev süpürülmezdi. Psıgansu köyü, 1907 M. M. Haraevoy’un belirttiğine göre, evde temizlik yapmak ancak ev halkı evden giden insanın artık “yedi diyar ötede” olduğuna kanaat getirirse mümkün olurdu. Aksi takdirde bu temizlik bu yakın insanı sanki çöpe atmış gibi olurdu. Evden bir iş için çıkan insanın ardından “fıkım jae” diyerek seslenilmezdi, çünkü bu kötü bir işaret olarak yorumlanırdı. Dağlı evlerinde hafif ıslık çalmaktan, ev tenhalaşır düşüncesi ile kaçınılmıştır (32).

Aile bireyleri yakınlarından birinin uzun yola yada ava çıktığı zaman bu olaya bağlı olarak uygulanması gereken kurallar hayata koyulurdu. Kadınlar dua eder adaklar adardı, yolcuyu veya avcıyı yanıltmamak için resimli şeyler asmazlardı, travmatik veya kaza bağlı durumlar oluşmaması için ekin biçilmezdi, müzik aletleri kullanılarak eğlenilmezdi.  Bu tip eylemlerin toplamı insanların vaktinden evvel kehanetler hakkında planlanan işleri yada onların önlerindeki engeller  hakkında bir fikir vermektedir (33).

Yolun başındaki her insan bazı sorunları çözmeyi planlamaktadır. Yürüyen bir insanın yolunu kesen, yada sohbet eden iki kişi arasından geçen, onların dileklerinin yerine gelmesini engelleyen olarak görülmüştür.

Eskiden dönemlerden itibaren Kabardey ve Balkarlar yürüyen birinin önüe çıkmayı, konuşan iki kişinin arasından geçmeyi ve birileri konuşurken konuşmaya karışmayı çok çirkin bulurlar ve ayıplarlardı. Bu konuya dair atasözleri terbiye açısından büyük bir önem gösterirler, örneğin: “habzemışe emıkuhş”(bilmediğin söze karışmak-büyük ayıptır). “Eğer bir kişi boş kovalar taşıyan kadın veya kız görürlerse, onların hakkında: “uğursuz”-uğursuzluk taşıyan,derlerdi.” Terbiye görmüş bir kız kapı üzerinde kimseler olmadığından emin olmadan asla avludan dışarı çıkmaz” (34).

“Eğer bir iş için dışarı çıkarken hoş olmayan bir adam görürsen, yada boş kovalar taşıyan kadın, yada kara kedi yoluna çıkarsa, o işin başarısız olacağı ve geri dönülmesi gerektiği düşünülmüştür.” (35). Avrupalı yazarlar da bu konuya ilgisiz kalmamışlardır. G. Y. Klaprot Adigeler hakkında, ava yada bir yolculuğa çıkarken ata binmeden önce, kırk bir küçük taneli şeyler koyarlardı, bunlar küçük taşlar, nohut taneleri, bakla taneleri, veya birkaç avuç arpa taneleri olabilirdi, diyerek yazmıştır. Bunların sayılarına yada kendi aralarında nasıl yerleştirildiklerine göre, planlanan işin sonucunun iyi yada kötü olacağını alamet olurdu. Eğer alametler iyi değilse hiçbir şey o işle ilgilenmeye zorlayamazdı, çünkü onlar kehanetin doğruluğundan son derece emindirler (36).

Yeni evliler ve kadınlar için çok geniş bir yasaklar halkası vardır. Tören esnasında genç çiftleri sadece kılıç ve kamalar eşliğinde kabul edilirleri, seremoniye çocuksuz kadınlar ile hasta insanlar dahil edilmezdi (37).

Hamile kadınların akşam karanlığı çökünce evden çıkmalarına, kümese, ahıra girmelerine, ateş yakmalarına ve ateşi seyretmelerine, içi boş veya oyuk nesnelerin üzerine oturmalarına ve tavşan eti yemelerine izin verilmezdi. Hamile kadınlara konulan yasaklar kendi içinde neredeyse bütün dünya halkları için evrensel bir olgudur. Adigelerin komşuları Kalmuklar asırlar boyunca hamilelik ile ilgili neredeyse benzer yasaklar sistemi oluşturmuşlardır: eşlerin birbirlerine yaklaşmasının bir dönem için yasaklanması, matem ve yas tutulan evlere yapılan ziyaretlerin yasaklanması, örgü örme, belli başlı bazı hayvanların etinin yenmemesi gibi yasakları bu kapsamda görebiliriz (38).

Böylelikle, Kabardey ve Balkarların kehanet ve bazı batıl inanç sembolleri büyük ölçüde geçmişteki çok Tanrılı inançların, hatta daha çok Müslümanlık ile ilgili belki paradoksal ve inanılması güç bir o kadar da doğal bir yapı sergilemektedir. Biz de şöyle bir düşünce belirmektedir, bu dinin mitolojik ve dogma sistemleri konuşulmadan fikir ve düşünceler anlaşılmadan alışkanlıkların güçlü etkisi ile İslamın sadece tören ve merasim yönü sabit ve değişmezlik göstermektedir. Gündelik hayat ve aile içindeki düzen hayatı insanların geçmişteki çok Tanrılı inançların izleri ve kalıntıları bulunduğunu, hatta onları anlamlarını ve önemlerini yitirdikleri için batıl inançlar olarak adlandırılabileceğini göstermektedir.

Bu tarzdaki kutsallığın uzun süreçler sonucundaki varlığının objektif sebeplerine bakıldığında, Kuzey Kafkasya halklarının tarihsel gelişimine kendine özgü nitelikler katmaktadır. Bölge halklarının tarım ve hayvancılığa dayanan yaşam şekli, politik sosyal ve geleneksel zirai ekonomik temellere dayanmaktadır. Dışarıdan gelebilecek tehlikelere sürekli açık olma, ekonomik ve kültürel anlamda bölgesel ve geleneksel çerçevede kapalılığı, insan faaliyetlerinin belli kısımlara ayrılmış olmayı iş gücünün ekonomik tarihsel dağılımını beraberinde getirmiştir. Bundan dolayı zihinlerdeki dünya görüş ve algılama şeklini, hal içindeki geleneksel inançlar çok derin hatta belirleyici iz bırakmıştır: insanların o dönem dünya görüşlerini, hayat prensiplerini, ahlaksal değerleri ve onların özündeki hikmeti çoğu zaman mistizm olarak adlandırabilmekteyiz. Ve Adige, Balkarların, diğer birçok halklarda olduğu gibi, geleneksel kültürel sistemlerini kehanet sembolleri, ritüeller, mitolojik ve mistizm kökleri ile oluşturduklarını belirtirsek abartmış olmayız.


Dipnotlar

(1) Bronevskiy S.M. Noveyşie geografiçeskie i istoriçeskie izvestiya o Kavkaze. M., 1823. T.2: Zubov P. Kartina Kavkazskogo kraya, prinadlejaşego Rossii, i copredelennıh onomu zemel v istoriçeskom, statiçeskom, etnografiçeskom, finansovom i torgovom otnoşeniyah. SPB., 1835: Lüle L.YA. Çerkesiya. İstoriko-etnografiçeskie stati. Krasnodar, 1927: Tornau F.F Vospaminaniya Kavkazskogo ofitsera// Russkiy vestnik. 1864. No 9-12; Lapinskiy T.Gortsı Kavkaza i ih osvoboditelnaya voyna protiv russkih. Nalçik, 1995; Han-Girey. Vera, nravı, obıçai, obraz jizni çerkesov// Russkiy vestnik. 1842. No 1; Nogmov Ş.İstoriya adıgeyskogo naroda, sostavleniya po predaniyam Kabardeytsev. Nalçik, 1958.

(2) Leontoviç F.İ.Adatı kavkazskih gortsev. Materialı po obıçnomu pravu Severnogo i Vostoçnogo Kavkaza. Odessa, 1882. Vıp.1.

(3) Kovalevskiy M.M. Pervobıtnoe pravo. M., 1886. Vıp. 1; On je. Sovremennıy obıçay i drevniy zakon. M., 1886. Ç. 1; On je. Poklonenie predkam u Kavkazskih gortsev// Vestnik vsemirnoy istorii. SPB., 1902. No 3; On je. Rodovoy bıt v nastoyaşem, nedavnem i otdelnom proşlom. Opıt v oblasti sravnitelnoy etnografii i istorii prava. SPB., 1905; On je. Oçerk proishojdeniya i razvitiya semi i sobstvennosti. M., 1939, i ryad drugih rabot.

(4) Krım-Girey S.Putevıe zametki// Kubanskie oblastnıe vedomosti. 1866. No; 21; Dalgat B. Poezdka k çegemskim lednikam Tsentralnogo Kavkaza. Vladikavkaz, 1896; Petrov G. Verhovya Kubani-Karaçay. Pamyatnaya knijka Kubanskoy oblasti na 1880 g. Ekaterinodar, 1880; Kipanii M.Z. Ot Kazbeka do Elbrusa. Vladikavkaz, 1884; Haruzin N.N. Po goram Severnogo Kavkaza. Vestnik Evropı. 1888. T.4; Teptsov V.Ya. Po istokam Kubanii i Tereka// Sbornik materialov dla opisaniya mestnostey i plemen Kavkaza. 1892. Vıp.14; Kaşejev T. Svadebnıe obryadı Kabardeytsev// Etnografiçeskoe obozrenie. 1902.No 1-2; Abaev M.Balkariya// Musulmanin. 1911.No 14-17.

(5) Vengerov A.B. Predskazaniya i proroçestva. Za i protiv. M., 1991. S. 30-36.

(6) Dubrovin N. Çerkesı(Adıge). Nalçik, 1991. S.75.
(7) Lüle L. Çerkesiya. İstoriko-Etnografiçeskie stati// Dubro-vin N. Çerkesı... S.337; Miziev İ.M., Musukaev A.İ. K voprosu o kulte barana i drevneyşem gadanii na baraney lopatke// Vsesoyuznaya nauçnaya sessiya po itogam polevıh etnografiçeskih i antropologiçeskih issledovaniy 1988-1989 gg. Tezisı dokladov. Alma-Ata, 1990. Ç. 3. S.26-27.

(8) Curtubaev M.Ç. Drevnie verovaniya balkartsevi karaçaevtsev. Nalçik, 1991. S.23

(9) Tokarev S.A. Primetı i gadaniya. M.,1989. S.5-6.

(10) İnformatorı: Dina Aslanbekoviç Hokonov, 1897 g.r., sel. Şordakovo; Talya Ayüboviç Kuşhov, 1909 g.r.,sel. Sarmakovo; Zalimhan Alihanoviç Esenkulov, 1911 g.r.,sel. Sarmakovo; Gajani İsmelovna Bjenikova, 1900 g.r., sel. Zalukokoaje; Abujan Temirkanovna Gedmişkova, 1900 g.r., sel. Zalukokoaje i drugie.

(11) İnformatorı: Muhtar Salihoviç Hujokov,1905 g.r.,sel. Nijniy Çerek, i Lut Dinovna Şorova, 1905 g.r., sel. Uruh.

(12) Mafedzev S.H. Mejpokolennaya transmissiya traditsionnoy kulturı adıgov. Nalçik,1991. S.113.

(13) Lüle L. Çerkesiya. İstoriko-etnografiçeskie stati. S.332.

(14) Şortanov A.T. Adıgskie kultı. Nalçik, 1992. S.84.

(15) Frezer D.Magiya i religiya. M.,1928. S.96.

(16) Şortanov A.T. Adıgskie kultı. Nalçik,1992.S.91.

(17) Zelenin D.Totemı-derevya v skazaniyah i obryadah evropeyskih narodov. M.; L.,1937.S.54.

(18) Şahnoviç M.İ. Ot sueveriy k nauke. M.,1948.S.57-58.

(19) Şahnoviç N.İ. Primetı v svete nauki. L.,1963. S.9.

(20) Asanov YU.N. Poseleniya, jilişa i hozyaystvennıe postroyki balkartsev: (Vtoraya polovina XIX-40-s godı XX veka). Nalçik,1976.S.29.

(21) Şahnoviç M.İ. Primetı v svete nauki. L.,1963. S.14.

(22) Teylor E.B. Pervobıtnaya kultura. M.,1989.S.98.

(23) İvanov V.V. Prirodnıe simvolı kak elementı znakovıh sistem kulturı// Priroda i obşestvo: istoriçeskie etapı i formı vzaimodeystviya. M.,1981.S.276.

(24) Tokarev S.A. Religiya v istorii narodov mira. M.,1964. S.312-314.

(25) Şahnoviç M.İ. Ot sueveriy k nauke. M., 1948. S.86.

(26) Tam je. S.87.

(27) Ştenberg L.YA. Pervobıtnaya religiya v svete etnografii. L.,1936. S.293.

(28) Frezer D. Zolotaya vetv. M., 1928. vıp.1.S.162-168.

(29) Tokarev S.A. Rannie formı religii i ih razvitie. M.,1964,S.5-6,9,12.

(30) Mambetov G.H. Traditsionnaya kultura Kabardeytsev i balkartsev. Nalçik,1994.S.248.

(31) Tam je.S.249.

(32) İnformatsiya L.O. Gekkievoy,1905 g.r.,sel. Laşkuta.

(33) Ştenberg L.YA. Pervobıtnaya religiya v svete etnografii. L.,1936.S.292-294.

(34) İnformatorı: Nuryat Lukmanova Batırova,1907 g.r.,sel. Baksanenok, i Asiyat Tanaeva Kurdanova, 1902 g.r.,sel. V. Baksan.

(35) İnformator Mustafa Magomedoviç Dottuev, 1905 g.r.,sel. Gundelen.

(36) Klaprot G.-YU. Puteşestvie po Kavkazu i Gruzii, predprinyatoe v 1807-1808 gg.// Adıgi, balkartsı i karaçaevtsı v izvestiyah evropeyskih avtorov ХIII–ХIХ  vv. Nalçik,1974.S.252.

(36) Tokarev S.A. Suşnost i proishojdenie magii// İssledovaniya i materialı po voprosam pervobıtnıh religioznıh verovaniy. M.,1959.S.44-48.

(37) Bakaeva E.P.,Guçinova E-B.M. Magiya v obryadah rodinnogo rituala kalmıkov// Traditsionnaya obryadnost mongolskih narodov. Novosibirsk,1992.S.90-91.