24Ağustos2017

KARAÇAY-MALKAR HALKININ TARİHİ

Karaçay Malkarlılar yüksek rakımlı bölgeleri ve dağları çok olan bir ülkede yaşayan Türk boylarından biridir. Onlar merkezi Kafkasya'nın dağ boğazları ve dağ eteklerinde; Kuban, Zelençuk, Malk, Çegem, Çerek nehirlerinin ve bu nehirlerin kollarının kapladığı ovalarda yaşamaktadırlar. Karaçay Malkar topraklarında "Beşbinlikler" diye bilinen zirveler vardır. Kafkasya'nın en yüksek dağları olan Mingitav, Dıh-tav, Koştan-tav, Kulça bunlardan sadece birkaçıdır. Aynı zamanda; Azav, Terskol, İtkol, Çeget vs. buzulları ve buzulkar alanları bu bölgede yer almaktadır. Karaçay Malkar toprakları dağlık bölgeleri, ormanları, verimli vadileri ve Alp çayırları ile zengindir. Karaçay Malkarlılar Kafkasya'nın en eski halklarından olup tarihi ve kültür kökenleri diğer Kafkasya halklarının tarihi ve kültürleriyle aynıdır. Aynı zamanda sayıları çok olan Türk boyları ile, Yakutistan'dan Türkiye'ye, Azerbaycan'dan Tataristan'a, Kumuk ve Nogaylar'dan Altay ve Hakaslar'a kadar, ayrılmaz bağlarla çok yakından bağlıdırlar.

ESKİ DÖNEMLERDEN İTİBAREN RUSYA'YA BAĞLANINCAYA KADAR KARAÇAY-MALKAR HALKININ TARİHİ

I. Bölüm


KARAÇAY MALKARLILAR HAKKINDA GENEL BİLGİLER


Karaçay Malkarlıların Coğrafi Konumu ve Yaşadıkları Bölgeler


[s.7] Karaçay Malkarlılar yüksek rakımlı bölgeleri ve dağları çok olan bir ülkede yaşayan Türk boylarından biridir. Onlar merkezi Kafkasya'nın dağ boğazları ve dağ eteklerinde; Kuban, Zelençuk, Malk, Çegem, Çerek nehirlerinin ve bu nehirlerin kollarının kapladığı ovalarda yaşamaktadırlar. Karaçay Malkar [s.8] [Bu sayfada, Al-İdrisi'nin Dünya Haritasi var] [s.9] topraklarında "Beşbinlikler" diye bilinen zirveler vardır. Kafkasya'nın en yüksek dağları olan Mingitav, Dıh-tav, Koştan-tav, Kulça bunlardan sadece birkaçıdır. Aynı zamanda; Azav, Terskol, İtkol, Çeget vs. buzulları ve buzulkar alanları bu bölgede yer almaktadır. Karaçay Malkar toprakları dağlık bölgeleri, ormanları, verimli vadileri ve Alp çayırları ile zengindir.


Karaçay Malkar Halkı Hakkında Genel Bilgi


Karaçay Malkarlılar Kafkasya'nın en eski halklarından olup tarihi ve kültür kökenleri diğer Kafkasya halklarının tarihi ve kültürleriyle aynıdır. Aynı zamanda sayıları çok olan Türk boyları ile, Yakutistan'dan Türkiye'ye, Azerbaycan'dan Tataristan'a, Kumuk ve Nogaylar'dan Altay ve Hakaslar'a kadar, ayrılmaz bağlarla çok yakından bağlıdırlar. Eski Sovyetler Birliğinde mevcut olan Türk halkları Slav halklarından sonra ikinci yer işgal ediyorlardı. Dünya üstünde Türk asıllıların sayısı toplam olarak 200 milyondan fazladır.


Kafkasya'nın yüksek dağları arasında, Karaçay Malkarlılar, başka dillerde konuşan Kartvel [Gürcü], Adige, Oset vs. halklarıyla iç içe yaşamaktadırlar. XIV-XV. yüzyılda Karaçay ve Malkarlıların toprakları yavaş yavaş birbirlerinden ayrılmaya başlamıştır. Ama diğer bütün konularda halk olarak aynı özelliklere sahiptiler. Malkarlıların yakın komşuları olan Oset onlara "As", Kabardeyler "Balkar", Svanlar ise "Az" veya "Ovs" diyorlardı. Karaçaylılara ise, Megreller "Alan" diyorlardı. Malkarlılar birbirlerine hitap ederken "Alan" kelimesini kullanıyorlar.


Ekonomi ve Kültür


Karaçay Malkarlılar geçmiş dönemlerden günümüze kadar dağ otlakları ve yayla hayvancılığıyla uğraşıyorlar, hayvanları yazın yaz otlaklarına "caylık" gönderiyorlar. "Yayla hayvancılığı" teriminin kökeni de bu sözcükten geliyor.


[s.10] Karaçay Malkarlılarda hayvancılığın başta gelen dalı koyunculuk olmasına rağmen sığır ve at yetiştirme de büyük bir yer kaplıyordu. Komşu halklara göre birkaç kat fazla olan hayvanlarının sayısı Karaçay Malkarlılara yaşamlarını sürdürebilecekleri her şeyi sağlıyordu. Hayvancılık ürünleri, halka yemeden içmeye, ayakkabıdan giysiye kadar her ihtiyaçlarını sağlıyordu. Bu ürünler aynı zamanda ortak Kafkasya pazarına götürülerek orada kumaş, kapkacak ve yiyecek-içeceklerle takas yapılıyordu.


Madencilik işi iyi gelişmişti. Karaçay Malkarlılar kurşun, bakır, kömür, güherçile vs. gibi ihtiyaçlarını sağlıyorlardı. Karaçay Malkarlılarda sürülmeğe müsait olan toprakların az oluşu nedeniyle ekonomilerinde çiftçilik, hayvancılık kadar önemli yer tutmamıştır. Sürülecek toprakları az da olsa her toprak parçası dikkatlice işleniyor, taşlardan temizleniyor ve ustaca yapılmış sulama sistemleri ile sulama yapılıyordu. Şimdi bile Karaçayda ve Malkarda dağ yamaçlarında eskiden yapılan ve alan olarak oldukça büyük yer kaplayan arazilerin kalıntılarını görebilirsiniz.


Karaçay Malkarlıların komşu halklarla kültürel ve ekonomik bakımdan çok yakın ilişkileri bulunuyordu. Bu ilişkilerinin sonucu olarak da, sık sık karma evlilikler ortaya çıkıyordu. Bu da değişik etnik gruplar arasında akrabalık bağlarına yol açılıyordu.


Kültür, Eğitim ve Bilim


Karaçay Malkar halkının tarihi ve kültür mirası, Kafkasya'nın diğer halklarının ve bütün Türk dünyasının kültüründen çok şey içermektedir. Böyle oluşunu mitolojik, epik destanlarda ve diğer folklor ürünlerinde, aynı zamanda yüksek dağ tepelerini, denizlerini ve uçsuz bucaksız Avrasya bozkırlarını anlatan eski dini söylevlerinde görülebilir. Dini metinlerde ön planda yer alan bütün Türk tanrıları "Tengri" [Teyri], Umay vs. Eski kültür kaynakları dünyanın önde gelen Hıristiyan ve Müslüman dini akımlarının etkisi altında kalmıştır. Bunların kalıntıları Karaçay ve Balkar halkının gelenek ve göreneklerinde, milli oyunlarında, görüş ve düşünce yapısında görülebilir. [s.11] Eski dönemlerde, Karaçay Malkarlıların ataları yazıya sahip olmuşlardır. Bu yazılar Karaçay ve Malkarın bir çok yerinde bulunan ve VII-XII.. yüzyıllara ait yazılı taşlarda görülebilir. Bu yazılı taşlar, "Bulgar Yazılı Taşları" şeklinde adlandırılıyorlar.


XVIII. yüzyıl başlarında Karaçay Malkarlılar Arap alfabesini kullanmışlardır. Bu açık bir şekilde, Holam köyünde bulunan 1715 yılında yazılmış "Holam Yazısı"nda gösteriliyor. Daha bunun gibi birçok yazılara rastlanmıştır. Günümüzde ise Karaçay Malkarlılar Rus alfabesini kullanıyorlar. Eski SSCB halkları arasında Karaçay Malkarlılarda yüksek okul tahsili görmüş olanların sayısı diğer halkların okuma oranına bakılırsa [yüzde olarak] birinci sırayı teşkil etmektedir.


Karaçay Malkarlılar Hakkında Eski Bilgiler


Karaçay ve Malkar/Balkar isimleri eski Kafkasya Bulgarlarından gelmektedir. M.Ö. II. yüzyıla ait eski Ermeni kaynaklarında "Kafkasya dağlarındaki Bulgar toprakları" şeklinde bir ifade geçmektedir. Arap yazarı İbn-Rusta X. yüzyılda yazmış olduğu bir yazıda, Gürcistan'ın uzak sınır boylarında "Tavlu-As" [Tulas] kabilelerinin yaşamakta olduklarını belirtmiştir. Tavlu-As yani "Dağlı-As" ismi Karaçay Malkarlıların kendilerine verdikleri isimdir.


Geçmişin ve XX. yüzyılın tanınmış bilim adamaları; Bizanslı Menander, G.A. Kokiyev vs. yazılarında Romalıların kullandığı en büyük ticaret yolarından birisinin Kuma nehri boyunca, Elbruz dağının yanından, Karaçay üzerinden ve Kolkhidiya'dan [Gürcistan] geçmekte olduğunu, yolun bu kısmına ise "Horuçon" denildiğini ve bu ismin Karaçay isminden alındığını yazmaktadırlar. Bilim adamı olan P. Butkov'un mevcut olan yazılarının incelenmesinde ise X. yüzyılda bugün az bir arazide yaşayan Malkarlıların, bugünkü topraklarının kuzeyinde de Malkarlıların yaşadığı belirtilmektedir.


1395/96 yılının dünya fatihi Aksak Timur ve onun vakanüvisleri Malkarlılara ve Karaçaylılara "As" demişler ve bunlara karşı acımasızca savaşmışlardır. Günümüzde bile, Karaçay Malkarlıların yakın komşusu olan Osetler, Karaçay Malkarlılara "Aslar" diye hitap ediyorlar.


1404 yılında, başpiskopos Johan Galonifontibus, Karaçaylılara "Kara Çerkesler" demiştir. Aynı adı onlara, 1643 yılında, gezgin Achangelo Lamberti de vermiştir. [s.12] [Bu sayfada Türklerin göçlerini gösteren bir harita var] [s.13] Eski dönemlerden XIV. yüzyıla kadar yazılı belgelerde Karaçay Malkarlılara "As, Bulgar, Kara Çerkes, Tavlu As" denildiği gözlenmiştir.


XIV. yüzyıl ve sonraki dönemlere ait Gürcü kaynaklarında, Malkarlılara "Basian" ve Malkarlıların yaşadığı ülkeye de "Basiania" denilmiştir. Bu adlar ilk olarak Tshavat Haçı'nda [Altın Haç] geçmektedir. Bu haçta, Aristav Riziya Kvenipneveli adlı birinin Basiania'da tutsak edildiği ve Ksansk boğazında yer alan Tshavat köyündeki Spasski kilisesinde toplanan fidye ile kurtarıldığı yazılmaktadır. 1745'te ise coğrafyacı ve tarihçi, Gürcistan kralının oğlu Vahuşti'nin yazdığı bir yazıda "Basiania" ve "Basianların" yaşantısını anlatmaktadır. "Basiani" ismi Hazar kabilesinin adı olan "Bas" ve sonuna Gürcü dilinde çoğul eki olarak kullanılan "ani" takısının getirilmesiyle oluşmaktadır.


1629 yılında Terski bölgesinin komutanı olan İ.A. Daşkov Moskova'ya iki mektup göndermiştir. Bu mektuplarda Malkarlıların yaşadığı topraklarda gümüş yatakları olduğunu yazmış. O günden itibaren kadar Malkar halkının adı resmi Rus belgelerinde "Balkar" olarak geçmektedir.


1639 yılında, Rus Çarının elçileri, Rusya'dan Gürcistan'a gitmek üzere yola çıkmıştır. Bu elçilerin adları; Pavel Zaharev, Fedot Elçin ve Fedor Bajenov idi. Onlar, bugünkü Tırnavuz şehrinin yanında bulunan El-Curt köyünde Karaçay prenslerinden olan "Kırımşavhal"ların evinde konuk olmuşlardır.


1643 yılında yine Terski bölgesinin komutanlarından M.P.Valinski'nin yazısında "Balkar kabaklarından [köylerinden]" bahsediliyor. 1651 yılında Rus elçilerinden N.S. Toloçanov ve A.İ. Yevlev, Gürcistan'a yolculuk yaparken Malkar prenslerinden olan Aydabolların evinde [Ogarı Malkar] iki hafta konuk olmuşlardır.


Ayrıca; Avrupa ve Rus bilim adamları ile gezginlerinin 1622, 1711, 1743, 1747, 1753, 1760, 1778, 1779, 1793-94, 1807 ve 1808 yıllarında yazmış oldukları notlarda ve belgelerde Malkar ve Karaçay halkı hakkında bilgiler olduğu görülmüştür.


Bilim adamı Kupfer 1828 yılında yazmış olduğu yazılarında Karaçaylıları "Çerkes" adıyla adlandırmıştır. Ayrıca 1639 ve 1692 yıllarında Gürcü ve Avrupa yazarları yaptıkları yolculuk notlarında Karaçay Malkarlılara "Dağlı Çerkesler" demişlerdir.
 

II. Bölüm


ETNOGENEZ [ETNİK OLUŞUM] NEDİR?


Etnogenez Nedir?


[s.14] Etnogenez, Yunanca asıllı bir sözcük olup iki bölümden oluşmaktadır; "Etnos" [halk] ve "Genezis" [gelişme] anlamına gelmektedir. "Etnogenez" terimi ise genelde "Halkın doğuşu" olarak bilinir. Her halkın etnogenezi zor ve uzun süreçlerde, yüzyıllar hatta binyıllar süresince, tarihi ve kültürel olarak zaman dilimleri içinde oluşuyor. Bunun için bir halkın ortaya çıkış sürecini, bir bilim dalının ele alınarak açıklanması olanaksızdır. Bu zor tarihi sürecin incelenmesi bitişik bilim dallarının verilerine, eski ve orta asırda yazılan belgelerin incelenmesine [yazılı kaynakların], arkeoloji, etnografya, folklor, antropoloji, maddi ve manevi kültürlerine, komşu milletlerinden araştırılan etnos ve onun ataları hakkında alınan bilgilere dayanılarak gerçekleşmektedir. Bu bilgilerin birbiriyle uyum sağlaması halinde ise doğru yön bulunduğu söylene-bilir. Tabii ki etnogenezin incelenmesinde en önemli faktör milletin konuştuğu dildir.


Dil Aileleri ve Dil Grupları Kavramı


Dünyadaki halkların dillerini Hint-Avrupa, Sami-Hami, Ural-Altay v.s. şeklinde dil ailelerine bölünmesi uygun görülmüştür. Bu dil ailelerinde gramer düzeni, morfolojik, fonetik, [s.15] sözlük formuna ve diğer parametrelere göre ayırıyorlar. Örneğin, İber-Kafkas dil ailesini; Kartvel gurubu, Abhaz-Adige gurubu, Nakh-Dağıstan gurubu vs. olarak ayırmışlardır. Türk dili ise Ural-Altay dil ailesine girmekte ve Kıpçak, Oğuz vs. gruplara ayrılmaktadır. Hint-Avrupa dilleri de Alman, Slav vs. ayrılmaktadır.


Bazen bir halkın doğuşunu, bu halkın adına benzeyen kabilelerle bağlantı kurarak açıklamaya çalışmak yanlış sonuçları ortaya çıkarmaktadır. Böylece çok sık görülen bir yanılma meydana gelmektedir. Bazı kavimlerin konuştuğu dil Kıpçak Türkçesi grubuna girdiği için bu kavimler Kıpçak Türklerinin torunları olarak adlandırılıyorlar. Fakat burada çok önemli bir şey unutuluyor. Türk dil gruplarının birçoğu Kıpçak dil grubunda sembolik olarak birleştirilmişlerdir. Bu gruba giren Türk boylarının tümünün aynı etnogeneze dahil oldukları söylenemez.


Etnogenezin Araştırma Kaynakları


Daha önce belirtildiği gibi, bir halkın doğuşu incelenirken, o halkın dili önemli faktör teşkil ediyor. "Halkın dili, halkın tarihidir" diye boşuna söylenmemiştir. Çok eskiden doğmuş olan dil, onu taşıyan halk ile zor gelişme yolu izlemiştir. Bu gelişme yolunda komşu dillerle karışmış, onları etkilemiş ve kendisi de bundan etkilenmiştir. Tarihte dil kaymalarının olduğu, bir dilin başka bir dilin etkisiyle asimilasyona uğradığı bilinmektedir. Ama buna rağmen bir çok dil kendisini koruyabilmiştir. İşte bu dilin saklanmış spesifik özellikleri etnogenezin temel kaynağı olarak sayılmasına neden olmuştur.


Etnogenezin ikinci temel kaynağını, eski yazılardan alınan bilgiler oluşturmaktadır. Bu yazıların yardımıyla, eski kabile ve halkların oturduğu bölgeler, bu bölgelere ait sınırların değişme süreci, başka bölgelere göçleri ve bunun sebepleri, başka halklarla karışmaları ve onlarla yaşamalarıyla ilgili bilgiler vs. Ama bir kabile ya da halkın, bir asırdan başka bir asra geçiş döneminde bu kaynaklar doğrultusunda aynı adla geçiş yapması çok nadirdir. Farklı tarih dönemlerinde yazılmış vakayinamelerde aynı kabilenin farklı bölümleri aynı adla geçmektedir. Bu bölümler bu dönemlerde daha önemli role sahip olmaya başlıyorlar ve bu sebepten dolayıdır ki eski vakayinamelerde yer almaktadırlar.


[s.16] Böyle bir sorunun araştırılmasında eski kabilelerden kalan anıtların, yani arkeolojik kaynakların rolü çok büyüktür. Bu anıtların arasında barınakların kalıntıları, tarım ve ev aletleri, silahlar ve diğer kabileler tarafından kullanılan aletler de olabilir. Asırlar geçtiği halde bu aletlerin bir çoğunu halkların hala kullanıldıkları sıkça görülebilir. Etnogenezin araştırma sürecinde aletlerin spesifik özelliklerine göre bu süreç içindeki yerleri tespit edilebilir.


Bir çok arkeolojik belirtinin toplamı, cenaze törenleri, önde gelen arkeolojik belirleme, yaşam sürecinde kullanılan aletler, adetlere göre yapılmış barınaklar, kıyafetlerin hazırlanışı, çeşitli süsler vs. belirli bir zaman dilimi içerisinde, belirli bir dönemde yaygın olan arkeolojik kültürün belirtileridir. Arkeolojik kültürünü, eski kabilelerin ve halkların etnografyası [halkı tanımlama] olarak sayılması öngörülmüştür. Böylece, arkeolojik eserlerin ve eski dönemin arkeolojik spesifiğinin yansıması bugünkü halkların etnografyasında bulunmaktadır. Halkların kökenlerini araştırılmasında değeri biçilmez bir kaynak oluyor. Bir çok etnografya verileri, yemeğin hazırlanması ve kullanma tarzı, kıyafetlerin ve ayakkabıların biçilmesi, konutların geleneksel biçimleri, mitolojik ve dini örf adetler, etnik özelliklerin belirlenmesinde dil ve arkeoloji kadar büyük önem taşımaktadır.


Bir halkın etnografyası, o halkın geleneksel kültürünün, asırlarca yan yana yaşayan halkların ortak yaşayış ve birbirine karışan kültürlerinin göstergesidir. Etnogenezin araştırılmasında folklor da çok önemli bir yere sahiptir. Folklor da bu halkın yaşantısını ve hayat tarzını yansıtmaktadır. Folklorun birçok konusu asırlar boyunca üst üste, tabakalar oluşturarak çeşitli tarihi olaylar ve olgularla zenginleşiyor ve sıkça değişmeye uğruyor. Fakat halkın masalları ve efsanelerinde tarihi gerçekler bulunabilir ve oluşan tabakalardan arındırılabilir. [s.17] [Bu sayfada Orta Asya'dan Kafkasya'ya kavimler göçünü gösteren bir harita var].


Karaçay Malkarlıların Etnik Oluşumu Hakkında Yapılan Çalışmalar


[s.18] Karaçay Malkarlıların etnik kökeni, Kafkasya tarihinin araştırmalarında karşılaşılan en zor problemlerden birisidir. Türk dili ailesinden bir halkın, orta Kafkasya'nın en yüksek bölgesinde yer alması, Kafkas ve İrani [Oset] dillerinin olduğu bir ortamda yaşaması, geçmişin ve günümüzün birçok bilim adamının, bu halkın tarihi ve kültürünün nasıl oluştuğu konusu dikkatini çekmiştir. Problemin zorluğu ise farklı ve birbirini dışlayan varsayımlar doğmasına neden oluyordu. Bu durumun oluşmasının sebebi ise bu problemin sebeplerinin bir araya toplanıp üzerinde yeterince araştırılma yapılmamasındandır. Varolan sebepler; yazılı kaynaklar, arkeoloji, antropoloji, etnografya, topo-hidronim [yer, dağ, boğaz, nehir, göl vs. gibi isimler], folklor ve bunlara yakın olan bilim dallarıdır.


1959 yılında SSCB Bilim adamları toplantısında Karaçay Malkarlıların etnik kökenleri hakkındaki problemler aydınlatılmaya çalışılmıştır. Ama bu toplantıda bile konuya, ilgili bütün veriler göz önüne alınarak bakılmamıştır. Birçok varsayım, yüzeysel ve tesadüf sonucu elde edilen olgulardan oluşmaktadır. Bunların içinde en uygun olanı kökeni Kıpçaklardan geldiği teorisidir. İşin aslı ise, Kıpçakların Güney Rusya bozkırlarında XII. yüzyıldan beri yaşadıkları bilinmektedir. Kuzey Kafkasya'da ise, özellikle de Kuzey Kafkasya'nın orta kısımlarında, Kıpçaklardan kalmış ne yazılı belgelerde, ne de arkeolojik eserler rastlanmıştır. Kıpçakların, antropolojik özellikleri de Karaçay Malkarlılara uyum sağlamamaktadır. Kıpçak ve Karaçay Malkar dilleri arasında da vardır. Kıpçakların dili Türk dilinin yumuşak şivelerindendir. Karaçay Malkarlıların dili ise sert şivelerindendir. Bu toplantıda ağırlık verilen başka varsayım, Karaçay Malkarlıların etnik kökeninin Bulgarlardan geldiği idi.


Bu toplantıda birçok eksiklikler olmasına rağmen, sonuçta Karaçay Malkarlıların başlangıçta kadim yani otokhton Kafkasya halkı olduğu ve sonradan Kafkasya yerlileri, İrani ve Türk kabilelerinin karışımından oluştuğu sonucuna varılmıştır.
 

III. Bölüm


MALKARLILARIN GEÇMİŞTEKİ ADLARI VE YAŞADIĞI BÖLGELER


Türk Kabilelerinin Geleneksel Kültürünün Oluşumu


[s.19] Etnografya biliminin en önemli bölümünü, geleneksel halk kültürünün kaynaklarını retrospektif [geriye dönüş] metodu ile yapılan analizi teşkil etmektedir. Geçmişe, bugünkü kültürün özgül çizgileri ile bakma gerçekten de önemli tarihi bilgileri elde etme olanağı verir.


Bu metodu kullanarak Türk halkının geleneksel kültür kaynaklarını belirlemek amacıyla aşağıdaki maddi ve manevi kültür özelliklerini gösterebiliriz;
Ölüyü [cesedi] kurganlarda, ağaç kesmelerde ve kütüklerde saklama,
Ölen kimse ile birlikte bir atı kurban kesme, ölünün gömüldüğü yere at eti, kımız ve ayran gibi yiyecek ve içeceklerin de konulması adeti,


Keçe çadırlarda yaşama, keçe ürünlerinden kıyafet ve ev hayatında kullanılan malzemeler vs. Göçebe hayatın sürdürülmesi, küçük baş hayvanlar, atlar vs yetiştirilmesi...


Bu özgün özelliklerin kronolojik ve coğrafik kaynaklarını araştırmaya başlarken, şu olguyu göz önünde tutmamız gerekmektedir. Türk halkının eski memleketi olarak sayılan Altay'da bu özelliklerin varlığına ne arkeolojik ne de başka belirtiler delillere rastlanmıştır.


[s.20] Bütün bu olguların toplamı doğrultusunda, biz şu sonuca ulaşıyoruz; Türk boylarının eski yurtlarını ve onların kültürünü başka bölgelerde aramamız gerekiyor. Bu bölge ise Volga ve Ural nehirlerinin arasıdır. Bu bölgede M.Ö. IV-III. Binlerde, "Kurgan" ve "Yam" [kuyu] arkeolojik kültürü doğuyor. Bu kültürde Türk boylarının daha önce belirtilen özelliklerinin birleştiği gözleniyor. Hiçbir Hint-Avrupa halkının karakteristik özelliği, yukarıda belirttiğimiz özgün özelliklere, ne geçmişte ne de günümüzde uymamaktadır.


Bununla birlikte bu olgu, Türk halklarının, aynı zamanda Karaçay Malkar halkının tarihi ve kültür miraslarının araştırılmasında prensip olarak önem taşımaktadır.


Proto-Türk Boylarının Yaşadıkları Bölgeler ve Birbirleriyle Olan İlişkileri


M.Ö. III.yüzyılda, Volga ve Ural nehirleri arasında oluşan kurgan ve yam kültürünün zamanla komşu bölgelere de yayıldığını görüyoruz. Kuzeye doğru yayıldıkça Fino-Ugor kavimleri olan Mariler, Mordvinler vs ile ilişkiye girmişlerdir. Batıya doğru yayılmış; Dneper, Dnester ve Tuna nehirlerinin ve bunların kollarının çevresinde yaşayan eski Slav kavimleriyle karışmıştır. Kurgan kültürünün yerleşimi ve yayılması doğu ve güneydoğudaki bölgelerde de görülmüştür. Bu kültür ve bu kültür taşıyıcıları, Orta Asya'nın içine doğru Kazakistan, Altay dağları ve Türkmenistan'ın güneyinde de görülmektedir. Bu bölgelerde yam kültürüne çok yakın olan ve etnogenetik olarak homojen olan afanasyevo arkeolojik kültürü doğuyor. Bu isim Minusinsk çukurluğunun yanındaki Afanasyevo dağının adından gelmektedir. Eski Kurgan kültürü sahiplerinin Avrupid görünümü, doğuya doğru ilerledikçe Mongoloid tipe kaymıştır. Fakat, M.Ö. VIII. yüzyılda, Altay dağlarında karışmamış Avrupaid tipli insanlara da rastlanabilmiştir.


[s.21] [Bu sayfada, Kurgan kültürü sahiplerinin [Kimmer ve İskitlerin] Ural ve Volga nehirleri arasındaki bölgeden Kafkasya üzerinden Doğu Anadolu bölgesine göçlerini gösteren bir harita var]
 

[s.22] Asırlar akıp gittikçe, Asya ortasındaki Kurgancıların Avrupaid görünüşleri de Mongoloid tipine kaymıştır. Aral bozkırlarının ve Güney Türkmenistan'ın üzerinden geçerek eski Türkler [Kurgancılar], komşu bölgelere İran ve Afganistan'a nüfuz etmişlerdir. Bunlar İran dilli kabileler ve halklar ile karışmışlar, etnik-kültür ilişkilerine girmişlerdir.


Yerleşme süreci içerisinde Kurgancılar sadece kültür ilişkileriyle sınırlı kalmayıp, eski Hint, İran, Fin-Ugor, eski Slav ve Kafkasya dilleriyle de dil ilişkilerine girmişlerdir. Bu durum, yukarıda belirtilen dillerde birçok Türkçe kökenli sözcüklerin olması ve öte yandan Türk dilinde de bu dillere ait sözcüklerin bulunması olgusuyla açıklanabilir.


Bütün varolan arkeoloji, etnografya, etno-toponimi bilimlerinin verileri ve diğer olgular Altay dağlarının bir kısım Türk kabileleri için ülke olduğunu açıklıyor. Zaman içerisinde Türk kabileleri bu bölgeden geriye [batıya] doğru askeri ve barış hareketlerini başlatmışlardır. Bu hareketler eskiden yaşadıkları Ural dağları ve güney Rusya bozkırlarıdır.


Proto Türkler ve Kafkasya-Maykop Kültürü


Kurgancılar [eski Türkler], Kafkasya bölgesi tarafında da geniş bir alana yerleşmişlerdir. Burada eski Kafkasya kabileleriyle karşılaşmışlar ve onlarla etnik, kültür ve dil ilişkilerine girmişlerdir. Kafkasya kabilelerinin daha önceki dönemlerde mezarlarının üzerlerine kurgan yapma adetleri yoktu. Kafkasya ve Anadolu'daki kurganları, bugünkü Türk boylarının ataları olan Kurgancılar yapmışlardır.


Türklerin çok eski çağlarda Kuzey Kafkasya'da yaşadıklarının arkeolojik kanıtı, M.Ö. IV. bin'de yapılmış "Nalçik mezarlığı"dır. Bu mezarlık "Zatişye" [sessizlik] bölgesindedir. Burada şu anda Nalçik kurulmuştur. Bu mezarlıkta tespit edilen bulgular Kafkasya kabilelerinin ve Kurgancıların birbirleriyle yakın ilişkilerde olduklarını ortaya koymuştur. Kurgancılardan kalma eski arkeolojik kalıntılar, Çeçen-İnguş ülkesindeki Mekenski köyü yakınında, Kabardey'de Akbaş ve Kişbek köyleri yakınında, Malkar ülkesinin Bıllım köyü yakınında, [s.23] Krasnodar ve Karaçay-Çerkes bölgelerinde [Kelermeski, Novolabinski, Zubovskiy köyleri ve Aşağı Cögetey şehrinin yanında] oldukça fazladır. Kuzey Kafkasya'da Kurgancıların arkeolojik komplekslerin sayısı 35'ten fazladır.


Tarihi, arkeolojik ve etno-kültür veriler, beş bin yıl önce, proto Türklerin Kuzey Kafkasya'da yaşadıklarını göstermektedir. M.Ö. III. bin ortalarında Kuzey Kafkasya'da "Maykop" arkeolojik kültürü oluşmuştur. Bu "Maykop" adı, Maykop şehri yakınındaki kurganın adından gelmektedir. Maykop arkeolojik kültürünün, "kurgan kültürü" olduğunu özellikle belirtmemiz gerekir. Ama kurgan eskiden beri Kafkasya'ya has değildir. Kurgan kültürünün kökeni bozkırların etno-kültür belirtileridir. Maykop kültürü başlangıç dönemlerinde bozkırdaki şeklini ve defin töreni özelliklerini korumaktadır. Yassı ağaç ile kaplanmış toprak çukurlarda, ağaç kavuğundan organik maddelerden veya saf sarı maden döşek yapılarak defnediliyordu. Bu dönemdeki kurganlarda daha taş malzeme kullanılmıyordu. Ancak daha sonra, M.Ö. III. bin sonlarında, Maykop kültüründe, yerli defnetme törenlerinin özellikleri görülebiliyor. Bu özellikler; Kurganın temeline taşlar yerleştirilmesi, mezar içine taşlardan döşek yapılması, toprak kurganın içinde küçük taş kurganların yapılması v.s olarak gösterilebilir. Ama kurgan şekli ve yapılan tören değişikliğe uğramamıştır. Kurgancıların tesiri o kadar büyüktür ki, taş sandığı ve taşlardan yapılan yapıtlar defnetme törenleri olarak toprak kurganının altında kalıyordu. Bunu açıkça Novoslobodnenski köyünün yanındaki kurganda görebiliriz.


Kendine özgü etno-kültür özellikleri olan kurgan kültürü M.Ö. IV. bin sonlarında Anadolu'ya da nüfuz etmeye başlamıştır. Daha önce bilinmeyen ve yeni oluşan bu kültüre ait eserler Suriye'nin kuzeybatısında yer alan Amun ırmağı vadilerinde, [s.24] Hatay şehrinde ve Amanos dağı eteklerinde, Türkiye ve Suriyede bulunan Norsun ve Koruk tepelerinde ve diğer bölgelerde bulunmuştur. Buraya bu kültürü taşıyan halk, kendi adetleri ile büyük baş hayvancılık ve at yetiştirme gibi özellikleriyle nüfuz etmişlerdir.


Proto Türklerin Kafkasya Ötesi ve Ön Asya Hareketleri


M.Ö. III. bin'in son üçte birinde, Kurgancılar, kuzeyden Güney Kafkasya'ya, Derbent geçidinden Dağıstan ve Krasnodar bölgesine nüfuz etmişlerdir. Bu geçit yolu, Dağıstan'daki Novotitarovski ve Utamış köylerinin yanındaki kurganlar aracılığı ile gözlenebilir.


Kafkasya Ötesi'ndeki arkeologlar bu bölgede kurgan kültürünün oluşmasını birdenbire olduğunu görüş birliğiyle kabul ediyorlar. Söz konusu kültürün de yabancı bir kültür olduğunu ifade ediyorlar. Bu anıtlar, Kafkasya Ötesi'nin birçok bölgesinde görülmektedir. Bunların en eskilerini ise Gürcistan'daki Bedeni köyünün yanındaki kurgan ve Azerbaycan'ın üç tepe kurganı vs. oluşturmaktadır.


Kurgan kültürü buradan güneye doğru ilerleyerek Anadolu'daki Urmiye gölüne kadar gelmiştir. Kafkasya Ötesinde ve Anadolu Kurgancılar ilk defa yerleşik hayat tarzı sürdüren çiftçilerle karşılaşıyorlar. Gayet doğal olarak bu iki kültürün ortak yaşayışlarından kaynaklanan etnik ve kültür karışması söz konusudur. Tabii ki, bu karışmanın sonucu olarak da, yerleşik hayat tarzı sürdüren çiftçilik ile hayvancılıkla uğraşan bir toplumun meydana gelmesi söz konusudur. Yani, iki ayrı ekonomi faaliyetinin bir yapıda kaynaştığı görülmektedir.


Bu ortak yaşayış, Mezopotamya bölgesinde bütün dünyaca bilinen Sümer [Somar, Suvar] uygarlığının doğmasında büyük bir itici güç olmuştur. Kuzey Kafkasyalılar ile Sümerler arasında yakın bir kültür ve ekonomik ilişki oluşmuştur. Sümer şehirlerindeki kurganlar ile Maykop kurganlarında bulunan Fakat ne gariptir ki, bu tür eşyalara, Sümer ülkesi ile Kuzey Kafkasya arasında kalan ülkelerde; Kafkasya Ötesi'nde ve Kuzey Kafkasya'nın diğer bölgelerinde rastlanmamaktadır. [s.25] [Bu sayfada harita var] [s.26] Maykop kültürünü oluşturan ile Sümerler arasındaki ilişkiler, çok eski çağlarda birbirlerinden kopmuş olan eski Türk kabilelerinin bir süre sonra eski yurtları olan Kuzey Kafkasya ve bitişiğindeki Avrasya bozkırlarında tekrar birleşme ile kurulan ilişkiye benzemektedir. Bu ilişkiler transit karakteri taşıdığı fikrini oluşturuyor. Belki bunun açıklanması onların örf ve adet, kültür yakınlıkları olduğunu göstermektedir.


Sümerlerin, eski Türk kavimlerinden biri olduğunu doğrulayan birçok bulgu vardır. Bundan dolayıdır ki, onların dillerinde birçok Türkçe sözler bulunmaktadır. Bunlar hakkında geçmişin ve günümüzün bilim adamları bir çok yazı yazmışlardır.


Sümer Dili ile Karaçay Malkar Dili Arasındaki Benzerlikler


Sümerlerden kalan çivi yazılı metinler birçok bilim adamı tarafından analiz edilmiştir. Bu analizler sonucunda Sümer sözcüklerinin çoğu, genel olarak Türk lehçelerinde kullanılan sözcüklerin aynısıdır. Hatta, Karaçay Malkar sözcükleri ve bazı deyimleri de aynen tekrarlanmaktadır. Örneğin; Gılgamış [Gilgameş/Bilgameş] destanında şöyle bir Karaçay Malkar deyimi kullanılıyor, "soyum eteyik" yani "hayvan keselim" veya Gudey tanrıya ithaf edilen bir yazıda M.Ö. 2400 yılına ait bir yazıtta şu Karaçay Malkar sözcüğünü okuyabiliyoruz: "zanımdagınnan" yani "yanımdakinden". Bunun gibi birçok benzerlik vardır.


Buna benzer 100 kadar sözcük vardır. Sümer dili ve Karaçay Malkar dilleri arasındaki akrabalığını ispat etmek için yukarıda verilen örnekler yeterlidir.


Elimizdeki bütün bilimsel veriler bize, Kurgancıların [eski Türklerin] yerleşmelerinin, eski Türk boylarının dağılımından sonra ortaya geldiğini gösteriyor. Eski Türk birliği ilk bakışta Kurgan-Afanesyevo etno-kültür birliğiydi. Kronolojiye göre bu dağılım Hint-Avrupa birliğinin dağılımı ile aynı zamanlarda oluyordu. Türk ve Hint-Avrupa dilleri arasındaki bazı benzerliklerin, bu süreçlerde ortaya çıkan çatışmaların sonucu olarak dil alış verişinden kaynaklandığı düşünülüyor. 5000 yıl önce Kuzey Kafkasya topraklarında geçen tarihin bu kısmını biz Karaçay-Balkar halkının oluşumunda ilk aşama olarak görebiliriz.
 

IV. Bölüm


KARAÇAY MALKARLILARIN ATALARI İSKİTLER VE SARMATLAR


Kurgan Kültürünün Varisleri


Güney Rusya bozkırlarında Kurgan kültürünün varisi, ağaç sandık [tabut] kültürü olduğu arkeolojik bilimi çoktan saptamıştır. Bu kültür adını kurganlardaki defin için kullanılan ağaç sandıklardan alıyor. [s.29] Orta Asya bozkırlarında ve Minusinsk çukurluğunda Kurgan-Afanasyevo kültürünün yerine etnik olarak bununla homojen olarak Andronova kültürü yer almıştır. Böylece Kurgan-Afanasyevo ve ağaç sandık ile Andronova dönemlerinde Türk kültürünün doğu ve batı gruplarına bölünmesi söz konusudur.


Kurgan ve ağaç sandık kültürlerinin varisleri İskit ve Sarmatlar olmuştur. Afanasyevo kültürünün sahipleri de büyük bir ihtimalle Massagetlerdir. Bunlar bugünkü Türkmenlerin [Türkmenistanlıların] ataları olarak sayılıyorlar.


İskitler Hakkında Genel Bilgiler


Doğu Avrupa, Ön Asya, Kafkasya, Güney Sibirya ve diğer bölgelerin tarihleri yaklaşık olarak beş asır İskitlerle bağlantılıdır. Avrupa medeniyetinin oluşmasında büyük rolü olan Antik Yunan devletinin oluşması bu zamana düşüyor. İskitler, Yunanistan ve onların yakın çevreleriyle yakından bağlıydılar. İskitya, Karadeniz kuzeyi ve Kırım bozkırlarını, Kuzey Kafkasya ve Ural dağlarını kaplamakla beraber orman ve bozkır bölgelerinde yaşayan kavimleri de kapsamaktaydı. Bu bölge, Ön Asya, Orta Asya ve Avrupa arasında kültür ve ticaret bağlarının oluşmasında bir halka görevini oluşturmaktaydı.


İskitya, Karadeniz kıyısındaki Yunan şehirleri ve erken Roma döneminin taşraları ile yakın ilişki içerisindeydi. İskitler, çevredeki kavimler ile kültür ve ekonomik ilişkileri kurarak aynı zamanda da bu kavimlerin sosyal hayatlarının gelişmesini ve kültür düzeylerinin yükselmesini sağlamışlardır. Bu kavimlerdeki askeri siyasetin ve düzenin pekişmesi ile askeri demokrasinin gelişmesine imkan vermiştir.


Eskiçağ Yazarlarına Göre İskitler ve Sarmatlar


İskitler ve Sarmatlar hakkında yazılı kaynaklar eskiçağ yazarlarına aittir. Bunların başlıcası; Herodotos, Hippokrates, Strabon, Ptolomeios vs.dir. Eski Yunan yazarlarının eserlerinde İskitler ilk sırayı alırlar. [s.30] [Bu sayfada harita var] [s.31] Bu yazarların hepsi Hesiod ve Eshil'den başlayarak, İskit ve Sarmatlara "at sağanlar, kımız içenler, at eti yiyenler vs." diyorlardı. Onların eserlerine göre bu kavimler göçebe hayatı yaşıyorlar ve arabaların üzerine geçirilen keçe çadırlarda barınıyorlardı.


Eskiçağ yazarlarının anlattıkların göre, bazı İskit kabileleri nehir vadilerinde yaşamakta ve buralarda tarımla uğraşmakta idiler. Ancak İskitlerin büyük çoğunluğu hayvancılıkla uğraşıyordu. Bunlara "İdareci/Yönetici/Hakim İskitler" deniliyordu. Çeşitli kabileler arasında özel sosyal tabakalar oluşmuştu ama bunların tümüne birden "İskitler" deniliyordu.


İskit devletinin yeraldığı bölgeyi, sınırlarını, nehirlerini, komşularını ve askeri harekatlarını açıklarken geçmişin yazarlarından hiçbirisi bunların dilleri hakkında hiçbirşey belirtmemişler. Bu yüzdendirki İskitlerin dilleri hakkında açıklama yapmak gerekirse günümüze kadar saklanan bazı özel isimlere ve terimlere, aynı zamanda nehir ve bölge isimlerine dayanarak acıklanabilir.


İskitlerin efsaneleri ve destanları onların doğuşu hakkında enteresan bilgiler vermektedir. Herodotos'un anlattığına göre, M.Ö. 484-425 yıllarında, İskitlerin bu topraklarda "Targitaos" adlı bir adamdan türediklerini, Targit'in ana ve babasının ise Dneper [Barisfen] nehrinin kızı ile İskitlerin şimşek tanrısı [Yunanlıların Zeus tanrısı ile eşanlamlı] olduğunu söylüyor. Targit'in üç oğlu varmış; Lipoksay, Arpaksay ve Kulaksay. Bu çocukların birincisinden Ahvat, ikincisinden Katior, üçüncüsünden ise Paralat İskitleri ortaya çıkmış. Bunların hepsi ise "Skolat" adı altında toplanıyormuş. Bu isimler açıkça Türkçe karakteri taşımaktadır. Bu adların açıklaması Karaçay Malkar diliyle ve diğer Türk lehçeleriyle yapılabilir. "Skolat" sözü, kuşkusuz eski Yunanlılar tarafından bozulmuş halidir. Bu söz başlangıçta İskit dilinde "shıltı" şeklindeydi. Bu söz Karaçay Malkar dilinde toplumun üst tabakası anlamına geliyor [KM ıshıltı: asil, soylu]. Bu üç kabilenin kökünün, bütün İskitlerin atası olan Targit'ten geldiğini biliyoruz.


Herodotos başka efsane ve rivayetler de duymuştur. Bura göre İskitler, Herakl ile belden yukarısı insan, aşağısı ise yılan olan bir kadından türemişlerdir.


[s.32] Herodotos, İskitlerin kökenini açıklamaya şöyle devam ediyor; "Bunla birlikte, benim geçerli olacağına inandığım başka bir rivayet daha var. Hikayeye göre Asya'da yaşayan göçebe İskitler, Massagetler ile olan savaşları kaybederek kaçmaya başlamışlar ve Araks nehrini geçerek Kimmer topraklarına gelmişler. Gerçekten de İskitler tarafından istila edilen yerlerin [Karadeniz kuzeyindeki bozkırlar] ilk bakışta Kimmerlere ait olduğu gözleniyor." Eskiçağ yazarları "Araks" olarak sadece bugünkü Aras nehrini değil, Sır-derya nehrini de kastediyorlardı. Şu halde Massagetler, İskitleri Ural dağlarının eteklerinde, yani eski Türk kültürünün doğduğu bozkırlarda sıkıştırmışlar ve buradan kovmuşlardı.


Kimmerler


Eskiçağ yazarları; Homeros, Hesiodos ve diğerleri Kimmerlere "at sağanlar" ve "at eti yiyenler" diyorlardı. Aynı zamanda kılık kıyafetleri, yaşantılarının Hint-Avrupalı kavimlerden farklı olduğunu da belirtiyorlardı. Kimmer tarihi iyi araştırılamamıştır ancak Kimmerlerin ile İskitlerin akraba kavimler oldukları kesin saptanmıştır. Arkeologlar, Kuzey Kafkasya'da Kimmerlere ait günlük ve çalışma hayatında, avda kullandıkları eşya ve silah kalıntıları bulmuşlardır. Bunların büyük bir kısmı Karaçay topraklarında Kart-Curt, Uçkulan, Teberdi, İndiş, Sarıtüz köylerinde bulunmuştur. Karaçay ülkesinde Kimmerlere ati arkeolojik buluntunun bu kadar fazla olması Karaçay Malkarlıların kökeninin araştırılmasında büyük önem taşımaktadır.


"Kimmer" adının etimolojisinin açıklanmasında, arkeolojik malzemeler de dil verilerini pekiştirmektedir. Kimmer sözünün aslı, Türk dilindeki "Karaçay" kelimesinin anlamında saklıdır. Türk dilinde "kara" sözünün bir anlamı da "büyük, güçlü, kudretli" demektir. "Çay/say" sözü Türk lehçelerinde "nehir" ve "nehir yatağı" anlamına gelmektedir. Bu açıklamadan, "Karaçay" sözünden "büyük, güçlü, kudretli, nehir" anlamı çıkmaktadır. Tarihte, bazı milletlerin adları nehir adlarından da oluşabilmektedir. Bu durum Türk dünyasında çok sık rastlanmaktadır. Nitekim, "Karaçay" sözü de "nehir adamları" anlamına gelmektedir. Ama Türk lehçelerinde nehire bir de "kam" veya "kem" kelimesi de kullanılmaktadır. Örneğin; Yenisey nehrine eskiden "Kem", Yenisey'in koluna da "Kemçik" deniliyordu. [s.33] Bu sözden, "su ile ayrılmış" anlamına gelen Karaçay Malkar dilindeki "ayrıkam" kelimesi oluşmaktadır. Buna benzer olarak, Tuna nehrinin bir diğer adı da "Kamçiya"dır. Böylece "Kam-er", veya "Kim-er" sözlerinin Türk dilinde "nehir adamı" anlamına geldiğini ortaya çıkmaktadır. "Suv-ar", "Sub-ar [Sümer], "Bulg-ar" [Balkar] sözleri yine bu şekilde oluşan sözlerdir.


İskit ve Sarmatların Dilleri


Tevrat'ta İskitlerin adı "Aşkuz" olarak anılıyor. Bu söz, Türklerin "As-kişi" kabilesinin adı Samilerce biraz değiştirilmiş halidir. IX. yüzyıl Arap yazarları, mesela Harezmi, İskit devletini, Türk devleti, As-kişi devleti yada Toguz-oğuz şeklinde adlandırmıştır. Tevrat'ta eski bir Türk boyu olan İskitleri "Aşkuzlar" adıyla anmaktadır. Bu etnonimde "As" kelimesi Türkçe'dir ve "yolu şaşırmak", "dolaşmak" yani "göçebe hayat" anlamına gelmektedir. Şunu da unutmamalıyız, eski Yunanlılar bu isimden "Asya" coğrafik terimini oluşturmuşlardır. Yine, Asya kabilelerinin, Kafkas dağlarının eteklerinde ve Kuban bozkırlarında yaşadıklarını belirtiyorlardı. Büyük bir ihtimalle eski Yunan yazarları eski göçebe kabilelerinin yaniAsların bu bölgelere yayıldıklarından haberdar olmuşlardır.


İskit-Sarmat dilinin Türk karakteri taşıdığına, Sarmat liderlerinin birçoğunun isimleri de tanıklık etmektedir. Bu isimler, Romalı tarihçiler, Tatsitius ve Ammianus Marcellinus tarafından anılıyorlar. İskitlerin isimleri sırf şahıs isimleriyle biliniyor. Bu isimler arasında Türk ve İran kökenli kelimelere rastlanabiliyor. Fakat analiz için çeşitli yazılı kaynaklarda bulunan cins isim ve farklı terimleri kullanmadan İskitlerin dilleri hakkında konuşmak anlamsızdır. Üstelik eski yazarlar bu konu hakkında sessiz kalıyorlar. Bununla beraber yukarıda anılan Türkçe kelimeler; Targitaos, Kulaksay, Lipoksay, Arpaksay, Shıltı vs. İskit ve Sarmatların Türk kökenli olduğu varsayımının lehinedirler.


Bunlara aşağıdaki kelimelerin eklenmesi de uygundur: [s.34] [Bu sayfada harita var]


[s.35] Papay: İskitlilerin en büyük/ulu tanrılarının adıdır. Türk lehçelerinde "büyük" ve "yaşlı" anlamına gelir.
 

Api: Papay'ın hanımıdır. Türk dilinde "anne" anlamına gelmektedir.
 

Atey: İskit hükümdarının adı. Genel olarak Türkçe bir sözdür ve "baba" anlamına gelmektedir.
 

Eyr: "Erkek" ve "koca" anlamına gelen İskitçe bir kelimedir. Türk dilinde bu kelime "er" anlamını taşımaktadır.


Tagı: İskitçe "iplik" kelimesi, Türkçe'de de aynı anlamı taşımaktadır.


Jün: Bu kelime İskitçe ve Türkçe'de "yün" anlamına gelir.


Üşü, iş: "Üşü-mek" anlamına gelir ve Türk lehçelerinde aynı anlamı taşır.


Bu cins isim listesinden de İskit dilinin Türk karakteri taşıdığı açıkça belli olmaktadır. Ama nedense, İskitler hakkında çalışan bilim adamları bu verileri görmezden gelmektedirler.


İskit-Sarmat Kültürü ve Hayat Tarzı


İskitler ve Sarmatlar en eski göçebelerdir. İskitlerin kültür ve hayatlarının Türk karakteri taşıdığı söylenebilir. Güneybatıda tespit edilen ve I. yüzyıldan kalan kalıntılar da bunu göstermektedir. Buluntuların içinde bir Sarmat heykeli tespit edilmiştir. Asyalıların yaptığı gibi, bağdaş kurmuş ve kaftan giymiş, kaymaç gözlü ve yassı burunlu bir heykeldir.


İskit ve Sarmatların kültür ve yaşam tarzlarında bir çok Türk unsuru vardır. Örneğin; İskit bilgesi olan Anabarsis İskitler ne yiyorlar sorusuna kahvaltıda ve öğle yemeklerinde "ekşi süt ve peynir" demiştir. Bu sözcükler Karaçay Malkar halkının "ayran ve bışlak" kelimeleriyle özdeştirler ve günlük yemeği karakterize ederler. I. yüzyıl yazarlarından Plinius yazısında, "Sarmatlar ham una kısrak sütü katarak besleniyorlar" diye yazıyor. [s.36] Romalı tarihçinin burada ham unu, kavrulmuş ekin tanelerinden imal dilen unu, yani "kuvut"u ayır edememesi normaldir. Karaçay Malkarlılar için bu nefis bir yemektir. Kuvutun içinde genelde ayran ya da yağ katılırdı. Ama kımız da katılabilirdi. Bu kaynaklarda bir de Sarmatların beyaz tıkız lapa yediklerinden de söz ediliyor. Bu yemek türü de Karaçay-Balkarların beyaz un ve buğday kırığından yapılan lapasına yani "kak" yemeğine benziyor.


İskit ve Sarmatların giyim kuşamlarının, Karaçay Malkar kıyafetlerine yakınlığını, dizlere kadar olan uzun kapitone deri çizmeler gösteriyor. Bu çizmeler keçeden yapılmış da olabilir. İskit ve Sarmatlar sivri tepeli başlıklar giyiyorlardı. Bu başlıklar, Karaçay Malkarlıların kullandığı başlıklara benzemektedir. Bu başlıkların biçimi, eski heykellerde ve diğer tasvirlerde görülebilir. İskit ve Sarmatlar bir de yamçı [kepenek] kullanıyorlardı. Elbiselerinin birçok unsuru farklı keçelerden yapılıyordu. Bu keçeler İskit ve Sarmatların hayatlarında geniş bir biçimde kullanılıyordu. Keçe, Karaçay Malkarlıların giyim kuşamlarında ve hayatlarının diğer kısımlarında ayrılmaz detaylardandır.


İskit ve Sarmat Sanatı


İskit sanatı, dünya kültürünün eşsiz bir tabakasını teşkil ediyordu. Dünyayı, yaşam tarzını, dünyaya bakış açılarını ve dini görüşlerini tasvirde en yüksek noktaya gelmişlerdir. Bu amaçla ellerinin altında bulunan malzemelerin yanında [kemik, ağaç, yün, deri] bir de değerli metaller, taşlar vs. kullanıyorlardı. Demir ve ağaç eşyaları altınla süslüyorlardı. İskitlerin savaş temsili halk dansları vardı.


Kuban ve Karadeniz bölgesindeki kabile reislerine ait zengin kurganlar vardır. [s.37] Dünyadaki bütün müzelerin gıpta edeceği Soloha kurganında bulunan altın takı, Çertanlık kurganında bulunan altın vazo, Kul-Oba ve Soloha kurganlarında bulunan eşsiz gerdanlıklar, Kelermenski köyünün yanındaki kurganda bulunan ayna ile Kırım ve Kuban'da bulunan eserler göz kamaştırmaktadır.


Arkeologlar, erkeklerin gömüldüğü kurganlardan genellikle silahlar, altınla süslenmiş okluklar; kadınlarınkinden ise değerli taş ve metallerden yapılan küpeler, yüzükler, bilezikler, gerdanlıklar, başlık süsleri v.s bulmuşlardır.


İskit sanatında en fazla; arslan, pars, panter, vahşi atların, kuş-kartal ve akbabaların resimleri ön plana çıkmaktadır. Keçeler çok zengin bir görünüşe sahiptir. Bunların arasında, farklı renkte keçe parçalarının, belli bir düzene göre işlenmiş bütün keçeler de bulunmaktadır. Bunların tümü İskitlerin geleneksel süsleme sanatına renklilik katıyordu. Keçe, İskit halılarının çehresi, bezek dizgisi hazırlama teknolojisi ve kullanımı, günümüzde Karaçay Malkarlıların geleneksel kültürlerinde de vardır. Bu özellik onların özgünlüklerinden birisidir.


XVII-XVIII yüzyıl bilim adamlarının bildirdiklerine göre, Karaçay Malkarlılar da o dönemlerde keçe sanatında bütün Kafkasya'da şöhret kazanmışlardı.


İskitlerde Toplumsal Hayat


Eski Yunan yazarları, İskit kabilelerinin hayat tarzlarını ve günlük faaliyetlerini yeterince ayrıntılı açıklamışlardır. Herodotos on beş tane İskit kabilesi saymaktadır. Bunların arasında; çiftçi-İskitler, göçebe-İskitler, idareci-İskitler v.s vardır. Bilim adamları, eski Yunan yazarlarının çiftçi-İskitler olarak adlandırdıkları kabilelerle, göçebe-İskitler ve idareci-İskitlere bağımlı Karadeniz bölgesinde yerleşik hayat süren kabileleri kastetmektedirler. Bunlara şarta bağlı olarak İskit deniliyordu. Gerçek İskitler göçebe-İskitler ve idareci İskitlerdi. Bunlar diğerlerini kendilerine köle olarak görüyorlardı. Gerçek İskitler hayatlarını araba-ev üzerine çekilmiş keçe çadırların altında sürdürüyorlardı. Bunların içinde çocukları doğuyor, büyüyor ve yaşıyorlardı. Erkek çocuklar çocukluktan itibaren ata binmeyi öğreniyorlardı. Hayatları at üstünde. akınlarda ve savaşlarda geçiyordu. Eski tarihlerde, bütün dünyada at biniciliği ve yetiştiriciliği sanatında İskitler ilk sırada yer almaktadırlar.


[s.38] [Bu sayfada harita var]
 

[s.39] İskitlerin en önemli ekonomik faaliyetleri hayvan yetiştiriciliği idi. Özellikle at ve koyun yetiştiriciliği onların ekonomisinin temeliydi. Ayrıca komşu kabilelere yapılan akınlar, Karadeniz kıyısındaki devletlere, Yunanlıların hakimiyeti altında olan şehirlere yapılan seferlerde İskit atları büyük önem taşıyordu. Ticaret ve avcılık de gelişmiş seviyedeydi.


İskitler hareketli, yüksek organizasyona sahip askeri ve ata-erkil bir toplum yapısına sahiptiler. Bu toplumun başında reisler, kabile aristokrasisi, askeri komutanlar ve erbaşları bulunuyordu. Bu toplumda askeri aristokrasi iktidarının üyeleri arasında üstlere karşı itaat sistemi vardı. Bunlar belirli kurallar dahilinde çok sıkı kontrol altındaydı. İskitler, kuzey Karadeniz bölgeleri ve komşu bölgelerde; Kırım, Ural, Orta Asya, Altay, Kuzey Kafkasya ve Kafkasya ötelerinde bile tarihte ilk kez kendine özgü hukuk ve kanunları olan bir devlete sahiptiler. İskit toplumunda din adamlarının, falcıların, kahinlerin önemi büyüktür. Bunlar güneşe, yıldızlara, doğa olaylarına bakarak gelecekten haber verme yeteneklerine sahiptiler.


İskitler köleci bir toplumdu. Kabile reisi veya askeri komutanlardan birisi öldüğü zaman onlarla birlikte onlara ait köleler, cariyeler de mezara gömülüyorlardı. İskitler kısa ve uzun süreli askeri seferlerde yerleşik milletlerin korunaklı şehir ve kalelerine yapılan akınlarda kendi savaş taktikleriyle saldıran ilk kavimdir.


İskitlerin Askeri ve Siyasi Tarihi


[s.40] İskitlerin tarih sahnesinde Doğu Avrupa bozkırlarına ilk çıkışları ile İskit çağının sona ermesi, bu bölgenin askeri-siyasi durumuyla yakından bağlantılıdır. İskit çağında uçsuz bucaksız Avrasya bozkırlarında üç büyük kavim hakim durumdaydı. Bunlar Kimmer, Massaget ve İskitler idi. Herodotos'un söylediğine göre, İskitler Asyalı akrabaları Massagetlerin baskısıyla Karadeniz bozkırlarına kaçmak zorunda kalmışlardır. Bu kaçışla birlikte, İskitlerin bir başka akrabaları olan, Karadeniz bozkırları ve Karaçay topraklarının da dahil olduğu Kuban bölgelerinde oturan Kimmerler'le karşılaşmışlardır. İskitler, Karadeniz bozkırları sakinleri ve yerleşik hayat sürdüren kabilelerle sürekli savaşmak zorunda kalmışlardır. Bu kabilelerin çoğu İskitlere bağlı konumdaydı. Sonuç olarak bu kabileler, İskit kültürü, yaşayış tarzı, örf ve adetleri karşısında büyük tesir altında kalmışlardır. Bu yüzden, eski Yunan yazarları, İskitleri birtakım sıfatlarla anmışlardır: çiftçiler, göçebeler vs.


Kimmerler ile İskitlerin akraba kavimler oldukları Tevrat'ta da belirtilmektedir. Tevrat'ta, Kimmerlerin kurucusu Homer ile İskitlerin kurucusu Aşkuz'un öz kardeş oldukları ve bunların babalarının Tagarma olduğunu yazmaktadır. Bu isim değiştirilmiş şekliyle, Türk Tanrısı "Tengri" [KM: Teyri] başka bir şey değildir. Tagarma'nın, Hazarların tarafından da kurucu ata olarak sayıldığını da belirtelim. Kaynaklar İskitler, Kimmerler ve Hazarların akraba kavimler olduklarını gösteriyor.


İskitlerin Ön Asya Seferleri


Yakın doğu ve Ön Asya eski medeniyetlerinin kaderi ile İskitler sıkı sıkıya bağlıdır. Bu süreçler şüphesiz Avrupa medeniyetinin gelişmesinde önemli bir etken olmuştur. Zamanla bu sürece Akdeniz bölgesi, Tuna ve Ukrayna bozkırları, Kafkasya ve Kafkasya ötesinin devletleri de katılmışlardır.


[s.41], Ön Asya'nın zengin devletleri ve büyük kültür merkezleri, İskit liderleri ve askeri birliklerinin iştahını kabartıyordu. Kendi amaçlarına ulaşmak için İskitler, Kuzey Kafkasya üzerinden Karadeniz kıyısı ile güneye doğru ilerlemeye başladılar. Bu seferlere belki diğer Kuzey Kafkasya kabilelerini de dahil etmişlerdir. Herodotos, Ön Asya harekat yolunu oldukça kesin belirliyor ve "Kafkasya'yı sağ kolu üzerinde bırakarak..." diyor. Başka türlü fikirler de vardır. Örneğin İskitlerin Kafkasya'nın batı dere kıyısı ile geçtikleri fikri, arkeologlar tarafından Kuzey Kafkasya'da [Nesterovski, Nartan, Kamenonaçtskoy, Aşağı Çegem vs.] ve Kafkasya ötesindeki, M.Ö. I. Bin'e ait mezarlıklar incelendikten sonra, Herodotos'un ifadelerinin doğru olduğunu kanaatine varılmıştır. Çünkü bu mezarlıklarda İskitlerden kalma eşyalar; silah, at eğeri, süsler vs. bulunmuştur. Bunlar İskitlerin defin törenlerini yansımaktadır.


Kafkasya ötesinde, bu tür anıtlardan, Gudaut'un yanında Kudaurha köyünde bulunan mezarlıkta da bulunmuştur. Bu seferler esnasında İskitler, Urartu devletinin merkez kalesi "Teyşebayni"yi, Kuzey Suriye'de "Kerkemiş" kalesini, Urmiya gölünün yanındaki kaleyi ve diğerlerini işgal etmişlerdir. Kafkasya ötesinde İskitler güçlü bir siyasi güç oluşturmuşlardır. Sonradan M.Ö. VII. Yüzyılda bu kavim bölgenin siyasi hayatında büyük rol oynamıştır. "Yeremiya" adlı Yahudi Peygamberi kitabında, İskitleri kuzeyden gelen sert ve acımasız bir millet olarak tanımlıyor. Bu kutsal kitabın yazarı, diğer Tevrat yazarlarına göre tarihe daha çok önem veriyordu. O şöyle yazıyor; "İşte getireceğim sizin üzeri-nize, İsrail evine, uzaklardan bir halkı , güçlü halkı, eski bir halkı, dilini bilmediğiniz ve anlamadığınız bir halkı. Onun okluğu açık bir tabut gibidir ve hepsi de cesur insanlardır. Bütün ürünlerinizi ve ekmeğinizi yiyip bitirecekler. Oğullarını ve kızlarını, koyunlarını, öküzlerini, üzümlerini yiyip bitirecekler. Kılıçlarıyla umut ettiğiniz şehirleri harap edeceklerdir..." Bütün bu kehanetlerin hepsi gerçekleşmiştir. Ön Asya'nın birçok şehri yakılıp yıkıldı. M.Ö. VII. Yüzyılın 70'li yıllarında İskit kralı İŞPAK, Asur Krallığına baskın yapmıştır. Asurluların kralı Assarhadon
 

[s.42] [Bu sayfada harita var]
 

[s.43] büyük uğraşlardan sonra İskitlerle barış anlaşması yapmayı başarıyor. Kendi kızını da İskit kralı Partatua'ya veriyor. Bu tarihi durumu değerlendirirken, Asurların bu dönemde büyük ve güçlü bir devlet olduğunu unutmayalım.


Kısa bir süre sonra İskitler güneye doğru hareket ederek, Filistin ve Suriye dolaylarına kadar gelirler. Buradan Mısır'a geçmeyi amaçlıyorlardı. Ama Firavun Psametih [M.Ö. 663-616] onları karşılamış ve birtakım "hediyelerle" İskitlerin daha da ilerlemelerini önlemiştir. Herodotos'un ifadelerine göre, İskitler Ön Asya'da 28 yıl kalmışlar ve burayı yerle bir etmişlerdir.


İskitlerin Ön Asya'da 28 yıl kaldıkları konusunda, Herodotos'un verdiği bilgileri, bazı bilim adamları, diğer antik tarih verileriyle de karşılaştırmak suretiyle, İskitlerin Ön Asya'da 28 yıldan daha uzun süre kaldıklarını düşünüyorlar. Öte yandan, İskitlerin bir kısmının Karadeniz kuzeyi ve Kafkasya bozkırları ile batı Kafkasya sahillerinden geçerek geldikleri bilinmektedir. İskitlerin Ön Asya'da bulundukları süre, İskitlerin ve orada yaşayan halkların kültür ve dillerini etkilediği söylenemez.


Darius'un İskit Seferi


Ön Asya'nın birçok şehrini yağmalayıp harabeye çevirdikten sonra, İskitler geldikleri yerlere, Kafkasya ve Karadeniz bölgelerindeki yurtlarına döndüler. Fakat geri dönmeleri o kadar da rahat olmadı. İskit devletinde ulusal çapta büyük bir iç savaş çıkmıştı. Nedeni ise, İskit askerlerinin karıları uzun süre kocaları gelmeyince kölelerle ilişkiye girmeleriydi. Bu köleler ile İskit kadınlarından yeni nesil bir oluşmuştu. Bunlar, İskitler Medya'dan geri dönerken onların İskitya'ya girmesini önlemek istemişlerdi. Geniş hendekler kazarak onların önlerini kesmişler ve İskitlerle savaşa girmişlerdir.


[s.44] İskitlerin saldırıları önceleri başarısızlıkla sonuçlansa da, bazı savaş taktiklerini değiştirerek, nihayetinde bu savaşın galibi olmayı başarmışlardır. Bu dönemde İskitya, birbirlerinde bağımsız parçalara ayrılmış büyük bir siyasi federasyon şeklindeydi. Bu federasyon içerisinde sık sık kanlı savaşlar cereyan etmekteydi.


M.Ö. VI. yüzyılda, İskitler dünya siyasetinin merkezi sayılıyordu. Aynı dönemde, sınırları Ön Asya ve Anadolu'dan Hindistan'a kadar yayılan, güçlü devletlerden olan Pers İmparatorluğu, İskitlere karşı bir sefer düzenlemiştir. Pers ordularının başında Darius bulunuyordu. 150 yıl önce Ön Asya'ya gelen ve 28 yıl boyunca her tarafı yerle bir eden İskitleri durdurmak için büyük bir savaş seferberliği yapmıştır.


Yaklaşık M.Ö. 513 yılında, Darius'un büyük ordusu İskitlere karşı sefere çıktı. Herodotos'un anlattıklarına göre, Darius'un ordusunda 700 bin asker ve 600 gemi varmış.


Darius'un orduları, Yunanlıların Tuna nehri üzerine yaptıkları köprüden geçerek İskit sınırların geçerler. İskitler, meydan savaşı ile Pers ordusunu yenemeyeceklerini anlayınca, gerilla savaşı taktiğini uyguladılar. İskit savaşçıları, Pers birliklerine yıldırım gibi akınlar yapıyorlar ve uçsuz bucaksız bozkırlarda kayboluyorlardı.


İranlılar saldırıların hiçbirinde üstün gelememişlerdir. Aksine, büyük kayıplar vermişlerdir. Öfke içinde, yerinde duramayan Darius en sonunda İskit kıralı İdantirus'a elçilerini göndermek zorunda kalır. Darius, elçilerinden şu sözleri iletmesini istiyor; "Eğer sen kendini benim kudretimle denk görüyorsan, neden sürekli kaçıp duruyorsun. Sürekli kaçmayı bırak da benimle savaş." İskit kralı da cevap olarak şöyle diyor; "Eğer sizler savaşı hızlandırmak istiyorsanız ve eğer cesaretiniz de varsa, bizim atalarımızın mezarlarını yağmalamaya kalkışın. İşte o zaman Persler, İskit askerinin gerçek savaş gücünü göreceklerdir. Sen, benim efendim olduğunu söylediğin için bunun cezasını çok ağır ödeyeceksin..."


Bunu müteakip, İskit ve Pers orduları tekrar karşılaşırlar. Herodotos'un anlattıklarına göre, bu sırada İskit askerleri arasından bir tavşan koşarak geçiyor. İskit askerleri, savaşı unutup tavşanın peşinden koşmaya başlıyorlar. Bunu duyan Darius, "Bu adamlar bizimle alay ediyorlar. Biz bunları savaşta yenemeyeceğiz anlaşılan" diyor ve ordusunu geri çekiyor.


İskit askerlerinin bu "ilginç" tavşan kovalaması ile ilgili ve Karaçay Malkar kültürüyle bağlantılı olarak 1885 yılında gerçekleşen bir olayı anlatalım.


XIX. yüzyılda, meşhur Sosyolog ve Kafkasolog M.M. Kovalevskiy, Malkarya'da Bıllım köyü yakınında eski bir mezar kazısı yapıyordu. Çalışma sırasında Malkar işçileri yanlarından geçen bir tavşan görmüşler ve ellerindeki araç gereçleri bir yana bırakıp tavşanı yakalamak için peşinden koşmuşlar. Tavşanı yakalayıp onunla biraz oynadıktan sonra geri bırakmışlar. Bu durum, Kovalevskiy'i hem şaşırtmış hem de çok etkilemiş. İskit askerlerinin önemli bir meydan savaşı sırasında, bir tavşan peşinde koşmaları ile Malkarlı işçilerin bu olaya benzeyen tavşan peşinde koşmalarını birbirine çok benzediği şeklinde yorum yapmış.


Karaçay Malkarlılar da dahil olmak üzere, Türk halklarının birçoğunda, "aşık" oyunu yaygındır. Arkeologlar, M.Ö. II. bin'e ait çocuk mezarlarında da bu oyun aşıklarını bulmuşlar. Örneğin, Kabardey-Balkar'da Kispen köyünün yanındaki kurganda, bronz çağa ait aşık kemiklerine rastlanmıştır.


Sümerlerin Ur şehrinde, M.Ö. III. Bin'e ait anıtlarda bulunmuş ve necef taşından yapılmış aşık oyun kemikleri ilgi çekicidir. Buna bağlı olarak şu önemli olguyu göz önünde tutmamız gerekiyor; M.Ö. VI. yüzyıla ait, Kabardey ve Malkar'da İskit kurganlarında bronz aşıklar da bulunmuştu. Karaçay Malkarlıların kültür ve tarihlerini aydınlatmada bu benzerlikler büyük önem taşımaktadır.
 

[s.46] [Bu sayfada harita var]


İskit Kralı Atey ile Makedonyalı Filip Mücadelesi


[s.47] İskitlerin batı sınırlarında en çok bilinen olay, İskit kralı Atey'in faaliyetleridir. Atey, "köleci İskit" devletinin kurucusu olarak tanınır. M.Ö. IV. yüzyılda Atey, Tuna nehrinin sağ kıyısında kalıcı olarak yerleşmişti. Eski yazarlar bu alana küçük İskit devleti diyorlardı. Diğerleri, Dneper nehri kıyılarında ve Karadeniz kuzeyi bozkırlarında yaşamaya devam etmekteydiler. Atey, Tuna nehri civarı bölgelerde etkin bir siyaset sürdürüyordu. Yazılı kaynaklarda Atey'in, Bizanslıları tehdit ettiği bildiriliyor. Bu bölgenin kavimlerini yenilgiye uğrattığı da yazılıdır. İskitlerin askeri ve siyasi tarihinde, Atey'in Makedonyalı Filip ile [İskender'in babası] yaptığı savaş önemli yer teşkil etmektedir.


İskitler komşu bir kavimle savaş durumunda iken, savaş İskitlerin aleyhine cereyan ederken Atey, Filip'ten yardım istiyor. Filip, Atey'in ricasını olumlu karşılıyor fakat bir şart koyuyor; Atey, Filip'i veliahtı olarak görecek, yani Atey'in ölümünden sonra İskit devleti Filip'in olacak. Bu sırada Atey yaklaşık 90 yaşındaydı. Atey onun bu isteğini hoş karşılamıyor. Bundan sonra aralarındaki ilişki gerginleşiyor ve Filip İskitlere savaş açıyor. Atey ordusunu bizzat kendi yöneterek büyük bir savaşa giriyor. Fakat Atey, savaşı kaybediyor ve kendisi de savaş alanında ölüyor.


Atey'in bu mücadelesi, Karaçay Malkar halk edebiyatında destan kahramanı, soylu Açey'in düşman kavimleri ile olan mücadelesini hatırlatmaktadır. Hiç şüphesiz Atey ve Açey isimleri aynıdır.


Atey'in krallığı döneminde İskit devleti en kudretli ve en parlak zamanını yaşıyordu. Atey'in ölümü ve Flilp'e yenilmesi M.Ö. I. Bin'in en kudretli devletlerinden olan İskit devletinin çöküşünün başlangıcıdır. [s.48] Atey'in ölümülyle sonuçlanan savaş M.Ö. 339 yılında gerçekleşmiştir. Sekiz yıl sonra Makedonlar yıkıcı bir darbe daha indiriyorlar. Karadeniz bölgesinde İskit devletinin egemenliği çökmeye başlıyor. Sonuç olarak bir darbe ile İskitler sonu geliyor.


M.Ö. II. yüzyılda, tarih sahnesine İskitlerin mirasçıları, Hun-Bulgarlar ve Sarmatlar çıkmaktadır. İskit yıkılması ile Karaçay Malkarlıların etnik oluşumlarının ikinci safhası da tamamlanmış oluyor.
 

V. Bölüm


Karaçay Malkarlıların Etnik Oluşumunda


HUN-BULGARLAR


Hun-Bulgarlar, İskitlerin tarih ve kültür mirasçıları olarak sayılmaktadır. Temel etnik belirti olarak da, İskitler ile Hunların defin törenlerinin aynı olmasıdır. Bunlar aynı kurgan tiplerine sahiptirler. Mezarlıkları aynı şekilde kalın ağaç kütüklerinden yassı ağaçlar imal ederek yapmışlardır. Aynı zamanda kurban olarak "at" seçmişlerdir. Hunların, Karadeniz kıyılarında, Tuna bölgesinde, Kafkasya ve diğer bölgelerdeki eski İskit topraklarındaki anıt mezarları iyi bilinmektedir. Kabardey-Balkar ve Karaçay-Çerkes topraklarında çeşitli biçimlerde Hun anıtları bulunmuştur. Arkeologlar, Baksan nehri vadisinde ve Karaçay ülkesinde Baytal-Çaphan bölgesinde ilgi çekici arkeolojik eserler tespit etmişlerdir.


Kuzey Kafkasya Hunları


Ortaçağ yazarlarının bildirdiğine göre Kuzey Kafkasya'da, özellikle Dağıstan sahilleri bölgesinde, Hunlar tarafından yönetilen ve Türk kavimlerinden oluşturduğu güçlü bir devlet yaşamakta idi. Hunların devlet oluş dönemleri, Kafkasya ve Kafkasya Ötesi ile yakın doğunun tarihi ve askeri-siyasi gelişmesinde büyük etken olmuştur.


[s.49] Tarihi Çin kaynaklarında Hunların, M.Ö. III. yüzyılda "Syunnu" adı taşıyan bir Asya kabilesi olduğu belirtilmektedir. Ama Orta Asya bozkırlarında M.Ö. II. bin'de ve M.Ö. III. bin'de Hunların etno-kültür yapılaşmasını sağlayan kaynak mevcut değildir. Oysa, M.Ö. III. bin'de Hunlar, bir kral tarafından yönetilen, askeri yapıda bir devlet olarak kısa zamanda ortaya çıkmıştır. Eğer böyle bir kaynak bulunamıyor ise Hunların kökenlerini ve millet olarak oluşmalarını Orta Asya bozkırlarında aramak doğru olmaz.


Hunların kökeninin Volga-Ural nehirleri arasındaki bölgeden, Orta Asya bölgelerine sızan en eski üç Kurgancı-Afanasevo kabilelerinden geldiğini söylemek daha doğrudur. İşte bunun için daha sonraki dönemlerde Hunlar askeri seferlerini bu bölgelere, yani eski yurtlarına yönlendirmişlerdir.   


Hunların, M.Ö. III. yüzyılda, birçok farklı milletin yaşadığı Avrasya bölgesinden yıldırım hızıyla çıkmalarını, öte yandan M.Ö. I. yüzyılda, Hunların bütün Hazar havzasına hükmetmelerini ve Dionius Perieget'in bildirdiğine göre Hazar denizinin Dağıstan kıyılarında güçlü ve büyük devlet oluşturmalarını ve bu devletin Attila'nın hükmettiği dönemde Roma İmparatorluğunu bozguna uğrattığını açıklamak zordur.
 

Tarihte "Kafkasya Hunları" şeklinde bir kavramın geçmesi, Karaçay Malkar halkının tarihinin ortaya çıkarılması bakımından çok önemlidir. III. yüzyılın 60'lı yıllarında Kafkasya Hunları, İran ordusunda yer almışlardır. 90'lı yıllarda ise, Ermeni kaynaklarına göre Hunlar, Ön Kafkasya'da bulunuyorlardı. Bir de 293 yılına ait bir Sasani yazılarının birinde Kafkasya'daki Türk Hakanlarından birinin ismi bulunmaktadır. 363 yılında Ermeni, Roma ve İran yazarları Kafkasya geçitlerini, özellikle Derbent geçidinin korunması ve sağlamlaştırılması gerektiğini yazmışlardır. [s.50] Çünkü Hun orduları sürekli olarak Ermenileri, İranlıları ve yakın doğu halklarını akın ve seferler düzenleyerek rahatsız ediyorlardı. Bu durum, Sasani-İran devletinin derbent geçidini korumaya sevk etmiştir. Bu istihkamın adı Türklerde "Temir Kapı" yani "Demir Kapı" [Derbent] olarak anılmaktadır.


Hunların, Avrupa'da ortaya çıkmalarından önce Kafkasya'da savaşçı bir millet olarak ortaya çıkmış ve bu bölgeye yerleşerek kendi devletlerini kurmuşlardır. Arap ve Fars yazarları bu devletin başkentinin, Dağıstan'daki Sulak nehri vadisindeki Verhniy Çir-yurt köyünün yanında Varaçaya'daki "Belencer" şehri olduğunu söylüyorlar. Sonraki dönemlerin yazarları bu şehri ya da "Balancar" devletinin Hazarların yurdu olduğunu yazmışlardır. Gerçekten Hun kabileleri arasında Hazarların ataları da yer almıştır. Onlara o zaman "Basil" denilmiştir [Bas/baş/önder-il/el/halk, yani asil halk, soylu halk ].


Kaynaklar Hunların "atlarına yapışık süvariler" olduklarını yazmışlardır. Eski tarihçilere göre "Onlar her tarafa düzensiz koşuyorlar ve beklenmedik bir anda geri dönüp akın yapıyorlardı, sivri kemik uçlu mızraklarla savaşıyorlar, göğüs göğüse geldikleri zaman cesurca kamalarla savaşıyorlardı. Saldırılardan sıyrılarak düşmanlarını kementlerle bağlıyorlardı." Yazılı kaynaklarda Hunlar, İskit ve Kimmerlerle, özellikle de "yönetici/kral İskitler"le özleştirilmişlerdir. İskitlerin "As-kişi" etnonimi yada onun özü "as" eski kaynaklarda, özellikle eski Gürcü belgelerinde özellikle V. Yüzyılda Gürcüstan'da, Vahtang çarının yönetim döneminde gerçekleşen Hun akınında Hunlara "Ovs" ve "Os" denilmiştir. Böylece biraz önce yazdığımız özleştirme pekiştirilmiş oluyor. Gürcü kaynaklarındaki "Ovs" sözü Türklerin "As" kabilesinin adının biraz değiştirilmiş halidir.


Hunlar Avrupa'da, Attila'nın Devleti


Hunların güney Rusya bozkırlarına ve Avrupa açıklarına saldırmaları, bu bölgelerde yaşayan kavimleri sarsmıştır. Bu olay tarihte "büyük kavimler göçü" adıyla anılmaktadır. Hunların akını, bütün dünyada hakimiyeti sürdüren büyük Roma İmparatorluğunun [s.51] [Bu sayfada harita var] [s.52] çöküşüne neden olmuştur. Bilim adamlarının, M.S. IV. yüzyılda, 375 yılında gerçekleşen Hun akınları sırasında, Hunları "vahşi barbarlar" olarak adlandırmaları, dönemin Romalı küçük burjuvası görüşünden kaynaklanmaktadır. Bu dönemde, eski Roma İmparatorluğunda şiddetli iç çekişmelerin sürdüğünü de unutmamalıyız.


XVII-XIX yüzyıl tarihçilerinin dikkatini çekmekle birlikte, Hunların Avrupa öncesi tarihleri iyi araştırılmamıştır. Bununla birlikte, Hunların Avrupa'ya doğudan, Don nehri ve Azak denizi ötesinden gelmiş oldukları ve Türkçe konuştukları şüphesizdir.


Tuna bozkırlarındaki, vaktiyle "Küçük İskitya"nın kurulduğu topraklarda Hunlar, adı efsanelerle anılan "Attila" adlı önderlerinin yönetimi altında, yeni bir devlet kurdular. Attila ismini bilim adamları Türkçe "ata" sözünden kaynaklandığını düşünüyorlar. V. Yüzyıl boyunca Attila, Avrupa'da etkin bir siyaset sürdürmüştür. Avrupa'da bir kavim ve devleti hakimiyeti altına almıştır. Bu dönemde, hiçbir kavim veya devlet, Attila'nın siyasetine ters veya karşı bir yol izleyememiştir. Yaşlandığı sıralarda Attila kendisinden oldukça genç ve güzel bir kızla evlenmiş ve gerdek gecesi ölmüştür. Oğulları onun kurduğu düzeni devam ettiremediler ve her biri kendi yönetimi altındaki halklar ile hükümdarlık makamına hak iddia etmeye başlamışlardır. Sonuçta bu da iç savaşlara neden olmuştur. Bu durum, babalarının kurduğu ve bütün Avrupa'nın önünde titrediği devletin çökmesine yol açmıştır.


Hunların Kuzey Kafkasya'daki Torunları


Bizans'ın en itibarlı tarihçilerinden olan Prokopius Kesarskiy [V. yy] yazılarında "Azak denizi ve Don nehri kıyılarında eskiden Kimmerler yaşıyorlardı. Şimdi ise buralarda Utigurlar adında kabileler topluluğu yaşıyorlar" diye yazmıştır. Bu adı geçen kabile hakkında şunları söyleyebiliriz. Hun krallarından birinin, Utigur ve Kutigur adlı iki oğlu olmuştur. Babalarının ölümünden sonra bunların her biri kendilerine tabi olan kabilelerle "Utigur" ve "Kutigur" kavimlerini kurmuşlardır. Bunlar sonradan eski Bulgarların etnik parçalarını oluşturmuşlardır. [s.53] Birçok bilim adamı bu fikri destekliyor ve Bulgarların Hunların bir kolu oldukları görüşündedirler. Attila'nın devletinin çöküşünden sonra, bazı kabileler Atilla'nın küçük oğlu İrnek'in yönetimi altında Tuna ve Dnester nehirleri arasında Küçük İskitya'da toplanıp birleşirler. IX. asıra ait "Tuna Bulgar Hanları Listesinde" İrnek'in ismi geçmektedir.


Bulgarlar sadece Karadeniz kuzeyi bozkırlarda değil, Kafkasya ve Volga boylarında da kendilerini tanıtmışlardır. Kafkasya Bulgarları hakkında en eski bilgiler eski Ermeni kaynaklarında geçiyor. Bu kaynaklarda, Ermeni kralı Vaharşak [M.Ö.149-127], Kafkasya dağının kuzey yamaçlarında, güney dağından büyük ovanın ağzına kadar uzanan vadi ve derin boğazlarda yaşayan kabileleri toplamış ve onlara insanları tutsak etmeyi, hayvan hırsızlığını, kısacası eşkıyalık yapmayı bırakmaları onlara direktifler vermiştir.


Bu kaynaklara göre, Vaharşak'ın oğlu I. Arşak'ın yönetim döneminde [M.Ö.127-114 yıllar arasında], "Kafkasya dağları arasındaki Bulgar topraklarında, büyük kargaşalık ortaya çıkmış, burada oturanların birçoğu yerlerinden ayrılarak bizim topraklarımıza gelmişler ve Kahun'un güneyine, verimli topraklara uzun süre kalacak şekilde yerleşmişlerdir." Bulgarların yeni yerleştikleri bölgede akan bir ırmağa bugün bile "Bolgar çayı" denilir.


Ermeni topraklarının çevresini, etnik-siyasi ve coğrafi durumunu iyi bilen Ermeni kaynakları, Kafkasya Bulgarlarının, M.Ö. II. yüzyılda dağ ve dağ etekleri ile boğazlarda yaşadıkları ve Kafkasya dağlarına "Bulgar dağları" denildiğini iddia ediyorlar.


Yukarıda anlatıldığı gibi, Hunların Kuzey Kafkasya'da III. yüzyılda güçlü bir devlet oluşturdukları, V. asırda ise, Prokopius'un ifadelerine göre, Hunlar Bazuk'un [Bazık: iri, güçlü] ve Ambazuk'un [Embazık: en iri, en güçlü] yönetimi altında Kafkasya ötesini ve Daryal geçidini kontrol ettikleri bilgileri pekiştirilmiş oluyor. VI. asırda yaşayan Suriyeli Zakharios Rhetor'un tanıklığına göre eski Hun devletinin yerinde, Derbent'in kuzey tarafında Hunların torunları olan Bulgarlar oturuyorlardı.


Kubrat Han'ın "Büyük Bulgarya" Devleti


[s.54] Kuzey Kafkasya'da M.Ö. II. asırdan itibaren Bulgar kabileleri oturmuşlardır. Bu durum yazılı kaynaklarda anlatılanlara göre yorumlanmaktadır. Fakat bu kabileler, Kafkasya'ya yerleştikleri zaman değil, daha sonra belirli tarihi olayların cereyan etmesi sonucunda yazılı kaynaklarda yer almaya başlamışlardır. Buna göre, Bulgarların Kafkasya'da daha erken dönemlerde geldikleri düşünülmelidir.


III-IV. yüzyılları arasında Kafkasya'nın kuzey doğusunda, Dağıstan'ın sahil bölgesinde Hun devleti kurulmuştur. Daha sonra bu devletin içinden, Kafkasya ve güney Rusya bozkırlarında kurulan Hazar Kağanlığı doğmuştur. V-VI. yüzyıllarda Kafkasya'nın kuzey batısında, özellikle Kuban bölgesinde, eski Bulgar devleti kurulmuş olup buna Bizans kaynaklarında "Büyük Bulgarya" [Magna Bulgaria] denilmiştir. Anlaşılacağı üzere, III-VI. yüzyıllarda Kafkasya iki ayrı Türk devletinin, kuzey doğuda Hunların ve kuzey batıda Bulgarların kontrolü altında olmuştur.


V-VI. yüzyıllarda Avrasya kıtasının bozkırları bu bölgede yer alan iki büyük Türk kabileler birliği arasında süren savaşlarla sarsılmıştır. Bu kabileler birliği, Doğu Kağanlığı [Orta Asya'da], Batı Kağanlığı [Sır-derya ve Ural dağlarından Tuna ve Kafkasya'ya kadar uzanan bölgelerde] yer alıyordu.


Fakat bu Kağanlıkların içinde, soylu ailelerin iktidarı elde etme uğraşlarından ötürü, sürekli kargaşalık mevcuttu. Batı Türk Kağanlığında bu üst tabaka aileleri "Aşına" ve "Dulo" sülaleleriydi. 630-631 yıllarında bunların arasında çıkan bir savaş bu devletin gücünü sarsmıştır. Bu durum, bazı boyların Kağanlıktan ayrılarak bağımsızlıklarını elde etme imkanını vermiştir. Bu fırsatı kaçırmayan ilk Türk kavmi de Bulgarlar olmuştur. Bulgarlar, bunu müteakip, 582-584 yıllarından itibaren bağımsız bir devlet gibi hareket etmeye başlamışlardır.


Bulgarların başına, ileri görüşlü olan soylu önder Kubrat geçmiştir. Kubrat Bizans'ta vaftiz edilmiş ve uzun yıllar eğitim görmüştür. Konstantinopolis [s.56] [Bu sayfada harita var] [s.57] sarayı ile çok yakın bağlantı halinde olmuş ve Bulgar hükümdarı olarak kendi siyasetini yürütmüştür. Yürüttüğü bu siyaset onu yükselen Hazar gücünden korumuştur. Bizans için ise doğu sınırlarında Hazarlara karşı güvenli bir tampon bölge olmalıydı.


635 yılında Kurbat, Azak ve Kafkasya bölgelerindeki Bulgar kabilelerini "Büyük Bulgarya" adı altında birleştirmiştir. Kubrat'ın hükümdarlığı 584-642 yılları arasında olmuştur. Bizans yazılı kaynaklarına göre, Kubrat her zaman Bizans'ta güler yüzle karşılanmış ve Kubrat yaklaşık altmış yıl hükümdarlık yapmıştır.


VII. yüzyılın başında güçlü Hazar devleti, Bulgarları da egemenliği altına almıştır. Kubrat'ın ölümünden sonra oğulları Batbay, Kotrag ve Asparuk kendilerine bağlı olan kabilelerle farklı bölgelere gitmişlerdir. Asparuk Tuna'da, Küçük İskitya'nın ve sonradan Attila'nın devletinin yer aldığı bölgeye gitmiştir. Kotrag, Don nehri takip ederek kuzeye doğru gitmiş ve buradan da Volga bölgesine geçmiştir. Kubrat'ın büyük oğlu Batbay [Batian/Basian?] ise babasının yurdunda kalmış ve kısa bir süre sonra Hazarların egemenliğini kabul etmiştir.


Hazar tarihi uzmanlarının, eski Bizans ve doğulu yazarlarının ifadelerine göre Hazarlar ve Bulgarlar aşağı yukarı aynı dili konuşuyor ve soydan idiler. Orta çağa ait yazılı kaynaklar, Kafkasya'da Kuban bölgesindeki Bulgarları dört kabileye ayırırlar; Kupi-Bulgar, Duçi-Bulgar, Oghondar-Bulgar ve Çdar-Bulgar. Eski Türk kabilelerinin genellikle kendilerine nehir adı vermiş oldukları görüşünden hareketle, burada da geleneğin devam ettiği görülmektedir. Bunu müteakip Kupi-Bolgarların Kuban Bulgarları olduğu sanılmaktadır. Ama diğerlerinin açıklaması şimdiye kadar yapılamamıştır. Bize göre, Orhondar Bulgarlar, Orhon nehri kıyılarında yaşamış olan ve sonradan Bulgarlara katılan bir Türk kabilesidir. Bazı yazarlar, Duçi-Bulgarların adını Kuçi-Bulgarlar olarak okumaktadırlar. O zaman Kuçi-Bolgarlar adı altında Ku ve Çu nehirleri kıyılarında yaşamış olan ve daha sonra Bulgarlara katılan Türk kabileleri kastedilmektedir. Bu kabileler muhtemelen Ku-kişi ve Çu-kişi, yani Ku ve Çu nehirlerinden dolayı bu adlarla anılıyorlardı.


[s.57] Bazı yazarlar, Bulgarların "Utigur" kabilesinin adı ile "Digor" adı arasında bağlantı kuruyorlar. Digorlar [Döğerler], Reşidüddin ve Mahmud Kaşgarlı'nın anlattıklarına göre, Oğuz Türkleri'nin bir kolunu oluşturuyorlardı. Karaçay Malkarlıların ve Digorların dilinde "çdar" sözü "tsdar" [star/stur] olarak söylenirse, bu söz "büyük" anlamına geliyor. Sözgelimi Digorca, "Stur-Digora" [Büyük Digorya]. O zaman Çdar/Tsdar-Bulgar "Büyük Bulgar" anlamına gelmektedir. Bu söz "Ulu Malkar" yani Büyük Malkar sözüyle ile eş anlamdadır.


Hun-Bulgar ve Hazarların Etnik ve Toponimik Mirası


Hunlar'ın bir kısmı Bulgarların bir kolu olan Kuturgur boyu adı, Malkarlıların Çegem vadisindeki çok eski olan köylerinden biri olan "Güdürgü" köyünün adında hatırası devam etmektedir. Hun-Massagetlerin adı ise Malkarların efsanevi kurucularından ve prens sülalelerinden "Misak" adında saklıdır.


Hazarların adı, Malkarlıların Bıllım köyü yakınında bulunan ortaçağdan kalma "Hazar-kala" köyü kalıntısı devam ettiriyor. Bu yerleşim biriminin araştırılması 1930'lu yıllarda yapılmış.


Hazar Hakanı Yusuf, IX. yüzyılda Hazar devletinin güneyinde, Gürcistan ülkesine komşu dağlarda "Basi" veya "Bas" adı taşıyan Hazar kabilelerinin yaşadığını yazmıştır. Bu isimden Malkarlıların bir kurucusunun olan, "Basiyat"ın adı çıkıyor. Basiyat, Malkarlıların prens sülalelerinin soy atası sayılmaktadır. Muhtemelen, Gürcülerin Malkarlılara verdiği "Basian" adı, kökenini eskiden burada yaşayan Hazar kabilesi "Bas"lardan almıştır. Bulgarların adı ise bugünkü Malkarlıların kendilerine verdikleri addır. "Balkar" adını diğer komşu halklar da biliyorlardı ve onların aracılığı ile XVII. yüzyıl başlarında "Balkar" adı Rus belgelerine geçmiştir. "Malkar" adı [Balkar sözü ile eş anlamdadır] sadece Çerek vadisinde yaşayanlara, diğer vadilerde yaşayanlar [Holam, Bızıngı, Çegem, Bashan] tarafından verilen bir addır. Bunun dışında bazı dilbilimciler Çerek boğazında yaşayan Malkarlıların dillerinde olduğu gibi Bulgarların dillerinde de [ç sesi yerine] "ts" sesinin kullanıldığını ileri sürmektedirler.


[s.58] Bulgarların bazı kabilelerinin ve soylarının adları, bugün Karaçay Malkar köylerinde hatırasını devam ettirmektedir. Sözgelimi; Güdürgü, Çılmas, Bulungu, Hurzuk, Uçkulan, Bitturgu, Bıllım vs.


Bulgar hanı Asparuk'un adı Karaçay Malkar dilinde "gururlu" ve "haşmetli" anlamlarına gelir. Karaçay Malkar Türkçesinde "ospar" sözü, "gururlu" ve "kibirli" anlamlarına gelir iken, "osparlık" sözü de "kendine aşırı güvenme, kurum, çalım" anlamlarına gelir. Tuna Bulgar Devletinde ise şöyle bir hidronim vardır; Kam-çay/Kamçiya [Kam nehri anlamına geliyor]. Adı buna benzeyen bir nehir de Yukarı Çegem köyünde de vardır. Bulgaristan'da "Karnovat" adlı köy vardır. Bu köyün adaşı, Çerek nehrinin doğduğu yerde eskiden yer alan Malkarlı "Kurnayat" köyüdür. Karaçay'daki "Mara" adlı köyün, Bulgaristan'da ise "Mara" adlı bölge ile benzerliği dikkat çekmektedir. Yine, Bulgaristan'da bir bölgenin adı "Karaçala obası"dır. Bu Karaçay dilinde "Karaçaylıların mezarlığı" anlamına gelmektedir.


Bulgarların Karaçay Malkar Topraklarındaki Arkeolojik Mirası


Güney Rusya ve Kafkasya bozkırlarını birleştiren Hazar Kağanlığının asıl nüfusu Türkçe konuşan Bulgar ve Alanlardan oluşuyordu. Hazarlar, VIII. yüzyılın 30'lu yıllarında başkentlerini Dağıstan'ın sahil kıyısından İtil tarafına taşımışlardır. Belki bunun nedeni Hazarlar ile Araplar arasındaki savaş idi. Fakat bunun dışında bir de, İtil-Ural nehirleri arasında yer alan eski ata yurtlarına onları kanları çekiyordu kim bilir.


Kafkasya'da Hazar Kağanlığının en büyük arkeolojik anıtı, Kuban nehrinin sağ tarafında yer alan yeni Humara köyünün yanındaki, Bulgarlardan kalma eski "Humara" şehridir. Bu müstahkem mevki [çevresi kale surlarıyla çevrili şehir] büyük taş duvarlarla çevrilidir. Bu duvarların uzunluğu 3,5 metreden 6 metreye kadar çıkabilmektedir. Bu şehirde aktif hayat, VIII-X. yüzyılları arasında geçmiştir. Fakat incelemelerden anlaşıldığına göre bu şehirde daha eski dönemlere ait hayatın izleri de izlenebiliyor.


Humara'da yapılan kazılarda arkeologlar çeşitli konut türlerini bulmuşlardır. Bunlar taş konutlardan başlayarak göçebe çadırları ve yeraltı evlerine kadar değişmektedir. Burada farklı mezar türleri de bulunmuştur.


[s.59] Taş döşeli mezarlar, kaya içine yapılan mezarlar, toprak mezarlar vs. Bulunan birçok mezarların tümümün tabanına keçe serilmiş olduğu müşahede edilmiştir. Bu gelenek M.Ö. III. asırda Kafkasya'da yaşayan göçebe kavimlerin defin tarzını andırmaktadır.


Eski Humara şehrinin çevresinde eski Türk yazıtları bulunmuştur. Bu yazıtlardaki dilin fonetiği bugünkü Karaçay Malkar dilinin fonetiğine benzemektedir.


Bütün bu arkeolojik verilerden ve yazılı kaynaklardan anlaşıldığına göre, eski Humara şehrinin, Kafkasya Bulgarlarının ve Hazar Kağanlığının askeri, siyasi, kültür ve iktisadi merkezi olduğunu göstermektedir.


Humara şehrinin etrafında Bulgarlardan kalma birçok arkeolojik eser bulunmuştur. Bunların arasında; Kislovodsk şehrinin yanında 10'dan fazla Bulgar yerleşim yeri, İndiş nehrinin yukarı kısmındaki Tamgaçık bölgesinde, İndiş Başı ve Caşırın Kala civarında, Karaçay'da Kuban ırmağının doğduğu yer olan Ullu Kam ırmağının yanındaki Bulgarlardan kalma eski eserleri sayabiliriz.


Malkar ülkesinde de buna benzer çok sayıda Bulgar anıtları mevcuttur. Sözgelimi, Aşağı Çegem ve Laşkuta köylerinin yanındaki yerleşim yerlerinin kalıntıları, Kaşhatav köyünün yanındaki mezarlık, Yukarı Çegem köyünün yanındaki yerleşim yeri kalıntıları ve mezarlıklar vs. Buna benzer anıt ve kalıntılar Kuzey Osetya'daki Argudan köyünün yanında yer alan "Elkhot Kapıları" adlı yerin çevresinde, Kabardey ülkesinde Maiskiy şehrinin yanında bulunmuştur.


Bulgarların Karaçay Malkar Kültüründeki Mirası


Humara şehri ve diğer arkeolojik örenlerde bakılarak eski Bulgarların taş yapı mimarlığının mükemmel ustaları olduğu kanaatine varılmaktadır. Onlar taşları çok güzel yontmuşlardır. Büyük taş bloklar hazırlamışlar ve binanın temeline onları sıkı bir şekilde birbirine birleştirmişlerdir. Malkar ülkesi ve çevresindeki bölgelerde bulunan örenlerde görülen eski Bulgarların bu inşaat ustalıkları günümüzde özellikle Çerek vadisinde yaşayan Malkarlılarda büyük ölçüde devam etmektedir. Belki de bu yüzden, diğer Malkar vadilerinde yaşayanlar, Çerek vadisinde yaşayan Malkarlılara [s.60] [Bu sayfada harita var] [s.61] "Hunaçı Malkarlıla" yani "Duvarcı Malkarlılar" derler.


Bulgarların maddi kültürlerinin Karaçay Malkarlılara bıraktığı bir başka özgün mirası ise, kalın ağaç tomruklardan yaptıkları evleridir. Bu orijinal Bulgar evleri tamamen Karaçaylıların kültüründe korunmuştur ve bu tür evler [töngerte üy: tomruktan yapılan ev] Kafkasya etnografyasında sadece Karaçaylılar'da görülmektedir. Bunun dışında buna benzer Bulgar evlerine Baksan ve Çegem vadilerinde de rastlanmaktadır. Kafkasya'nın doğu bölgelerinde bu tür evlere rastlanmamaktadır.


Asparuk'a bağlı Bulgarlar, Tuna'da yerleştikleri ilk yere "Eski Curt" [Eski Yurt] adını vermişlerdi. Arhız nehrinin yukarı kısmında, Karaçaylıların efsanevi kurucusu Karça'nın ilk kurduğu yerleşim yerinin adı da "Eski Curt" idi. Bulgarlar ve Karaçaylılar arasında bu benzerlik çok önemlidir.


Karaçay Malkarlıların kültürü ile Bulgar Türklerinin kültürü arasında birçok benzerlik mevcuttur. Bunlara birkaç örnek vermek gerekirse; keçe ürünleri, kıyafet öğeleri, kaftanın kenarına kürk yerleştirme, kaftanın geniş etekleri, gömlekler, "cavluk" adı verilen şal biçimindeki baş örtüsü, çeşitli bayan süsleri, soru işareti şeklindeki çengel küpeler vs. sayılabilir. Geleneksel yemeklerde de birçok benzerlikler vardır. Sözgelimi ekşi süt ve yoğurt gibi...


Karaçay Malkarlıların Oluşum Efsanelerinde Hun-Bulgar ve Hazarlar


Malkarlıların kökeni hakkında anlatılan bir efsaneye göre; "Malkar" adında bir avcı bir gün geyik avına çıkmış. Geyiğin izini araya araya güzel bir dağ vadisinde "Tavlu" [Dağlıların] yaşadığı bir köye gelmiş. Malkar adlı avcı, bu Dağlıların yaşadığı yerde kalmaya ve burada yaşamaya karar vermiş. Çok geçmeden bunların yanına Dağıstan taraflarından "Misak" adlı birisi gelir. Bu "Misak" adı ile Hunların "Massaget boyu arasındaki benzerliği görülmektedir. Misak, birtakım entrikalar çeviriyor ve Malkar'ın kız kardeşlerini elde ediyor ve kendi kabilesini oraya getiriyor. Kısa zaman sonra Kafkasya'nın kuzey bozkırlarından "Basiyat" ve "Badinat" adlı iki kardeş [s.61] Dağlıların yaşadığı yere gelirler. Basiyat adlı kardeş Malkarlıların yurdunda kalır ve Malkarlı prenslerin soy atası olur. Öteki kardeş Badinat ise komşu Digor ülkesine giderek oraya yerleşir ve Digor prenslerinin soy atası olur.


Bu efsanede aslında, Bulgar, Hun ve Hazar bakiyelerinin karışarak Malkarlıların etnik oluşum süreci anlatılmaktadır. Hazarların adı ise, efsanevi kurucu "Basiyat"ın adında hatırasını korumaktadır. Hazarların "Basi" adlı boyunun yanına "at" çoğul ekinin gelmesi ile "Basiyat" sözü oluşmuştur.


Badinat, Digor ülkesine gidiyor. Karaçaylı prens Kırımşavhal soyundan bir prensesle evleniyor. Bu evlilikten yedi oğlu oluyor; Kubadiy, Tuvgan, Abisal, Koban, Çegem, Karadzav ve Betuy. Bunlar daha sonra Digorların yedi prens sülalesi olurlar. Böylece, Karaçay, Malkar ve Digor prens sülaleleri akraba olmuş oluyorlar.


Bu bölümde anlatılanlar, Karaçay Malkar halkının etnik oluşumunda Hun-Bulgar ve Hazar kavimlerinin şüphesiz büyük rol oynadıklarını göstermektedir.
 

VI. Bölüm


Karaçay Malkarlıların Ataları


ALAN VE ASLAR


Hun-Bulgar kabileleri gibi Alan-Aslar da İskit ve Sarmatların torunlarıdır. Alanların adı bazı kaynaklarda As olarak geçer. M.Ö. I. yüzyıldan bu yana Kuzey Kafkasya'da yaşadıkları bilinmektedir. Fakat onların Kafkasya gerçek anlamda yurt tutmaları IV. yüzyılda olmuştur. IV-VII. Yüzyıllarda, Kafkasya'da Hun-Bulgar ve Hazarların hakimiyeti sebebiyle Alanların siyasi güçleri yoktu.


[s.63] Hazar Kağanlığının çöküşünden sonra, IX. yüzyılın ortalarında Alanların önü açılmıştır. Alanlar, bu fırsatı kaçırmamış, tarih sahnesine, Kuzey Kafkasya'nın önde gelen siyasi güçlerin biri olarak çıkmışlardır. Alanlar, Bizans- Kafkasya-Güney Rusya arasındaki cereyan eden ilişkilerde etkin rol oynamışlardır.


Alanlar Kuzey Kafkasya'da


Alanlar, Kuzey Kafkasya'da, M.Ö. I. yüzyılda duyulmaya başlamışlardır. Alanlar hakkında Romalı yazarlar bazı bilgi vermişlerdir. Alanların, Kuzey Kafkasya sınırları içerisinde gerçek anlamda yurt tutmaları, Hun kabilelerinin baskısı sonucu, M.S. IV. yüzyılda olmuştur. Bu dönemin çağdaşı Romalı tarihçi Ammianus Marcellinus 353-378 yılları arasında cereyan eden olaylar hakkında şunları yazmıştır; "Azak denizi etrafında, dilleri farklı olan kabileler yaşıyorlar. Bunlar, Aksamat, Meot, Yazıg, Roksalan, Alan, Melankhlen, Gelon, Agafirs kabileleridir." Yazar, Hunların, Avrupa bozkırlarında bütün kavimleri hakimiyet altına aldıklarını ve sıranın Alanlara [Alanlara önceden Massaget diyorlardı] geldiğini belirtmiştir. Tarihte Massaget diye anılan kavmin, Türkmenlerin [Türkmenistanlıların] ataları oldukları kesin bir şekilde saptanmıştır. Bu da Alanların en başından Türkçe konuşan bir kavim olduğunu ortaya koymaktadır.


Kuzey Kafkasya'nın orta kısımlarında, Alanlardan kalma arkeolojik eserler VII-XII. Yüzyıl dönemine aittir. Fakat Kafkasya genelinde, daha önceki dönemlere ait Alan mezarlıkları da bulunmuştur.


Alanların Kuban bölgesinden, şimdiki Karaçay topraklarından gerilemesi, bölgede Bulgar ve daha sonra da Hazarların etkin güç olarak yükselmeleriyle bağlantılıdır. Bu güçlerin baskısı dolayısıyla Alanlar Terek'in yukarı kısımlarına, Daryal geçidinde ve Digor topraklarına doğru kaymışlardır. VII-IX. yüzyıllar arasında Alanların adları eski tarih kaynaklarında pek geçmez olmuştur. Bunun nedeni, bu dönemde Araplar, Hazarlar ve Bizanslılar arasındaki yoğun askeri ve siyasi ilişkilerin cereyan etmesindendir. Bu dönemde Kuzey Kafkasya'da cereyan eden olayların içine eskiden beri Kafkasya'da yaşayan İskit, Hun ve Bulgarlar da karışmıştır.


Alanlardan kalan arkeolojik eserler, Karaçay topraklarında Baytal-Çaphan bölgesinde, [s.64] Kislovodsk şehri çevresinde, Baksan ve Çegem nehirlerinin kıyılarında, Nalçik şehri etrafında, Elkhot Kapısı yakınında, Terek'in yukarı ve orta kısımlarında, Daryal geçidinde, Digorya'da, Maiskiy şehri yanında ve diğer yerlerde bulunmuştur.


Alanlarda Hayat ve Kültür


Göçebe İskitlerin torunları olarak, Alanlar eski ataları Kurgancılar ve Sarmatlardan miras kalan geleneksel hayat tarzlarını devam ettiriyorlardı. Alanlar döneminin olan eski yazarların anlattıklarına göre Alanlar geniş ve açık arazilerde aile ve ev eşyaları ile birlikte göçebe hayatı sürdürmüşlerdir. Ammianus Marcellinus'un yazdıklarına göre, "Alanlar çadırlarda yaşamıyorlardı. Onların buğday yetiştirme problemleri de yoktu. Onlar genellikle süt ve et yiyorlardı. Üstü ağaç kabuklarıyla örtülü, tekerlekli araba-evlerde yaşıyorlardı. Hemen hemen bütün Alanlar uzun boylu, yakışıklı ve sarı saçlıdırlar. Sabırlı ve ürkütücü bakışları ile müthiştirler. Hafif silahlar [yay, ok, mızrak] taşıdıkları için çok hareketli ve atiktirler. Hunlara çok benzerler fakat Hunlardan daha yumuşak ve kültür düzeyleri daha yüksektir. Barbarlar [Hunlar] gibi, kamalarını yere saplıyorlar ve ona tapıyorlar. Sanki göçebe hayatı yaşadıkların toprakların koruyucusu tanrısı Mars'a tapıyorlar. Söğüt dallarını belirli bir dönemde kopararak fala bakıyorlar. Köleliği bilmiyorlar, çünkü hepsinin kökü asildir. Liderlerini bugün bile, savaşlarda üstünlük gösterenler arasından seçiyorlar."


Yukarıda anlatılanlar, göçebe Alanlar hakkındadır. Alanlar zamanla yerleşik düzene geçmeye başlayınca hayat tarzları ve kültürleri de değişmiştir. İlk olarak, yerleştikleri bölgenin çevresine hendekler kazmaya, toprak setleri yapmaya başlamışlardır. Ziraat ve bahçecilik ile büyük baş hayvancılık işleriyle uğraşmaya, elde ettikleri tarımsal ve hayvansal ürünleri işlemeye başlamışlardır.


[s.65] [Bu sayfada harita var] [s.66] Arapların ve Rusların saldırıları sonucu Hazar Kağanlığının çökmesiyle, Alanların uluslar arası arenada siyasi rolleri artmıştır. Bizans'tan Hıristiyanlık dini Alanlara doğru gelmeye başlamıştır. Fakat Hıristiyanlık, Alanlarda pagan inançlarla birlikte sürdürülmüştür. Bu bakımdan Alanların kültüründe pagan törenleri ve inançları kaybolmamış, bilakis devam etmiştir. Alanların pagan törenleri ve inançları kısaca şöyledir; İskitlerde olduğu gibi kutsal kılıca tapma, Hunlarda olduğu gibi kılıcı Attila'ya gökten gönderilen kutsal bir hediye olarak görme ve ona tapma, İskit-Hun adeti söğüt dalları ile fala bakma vs. Görülüğü gibi, Alanlar eski tarihlerde yaşamış olan göçebe atalarının hayat tarzlarını ve kültürlerini devam ettirmişlerdir.


Hazar Kağanlığının çöküşüyle, Alan kabileleri birleşmiş ve erken feodal devleti kurmuşlardır. Bu devlet Kafkasya'da, Kırım'da, Tuna ve Kafkasya Ötesi bölgelerinde tarihin akışını önemli ölçüde etkilemiştir. X. yüzyılın 20'li yıllarında Alanlar Hıristiyan kültürünü benimsemişler ve Alanya'da Hıristiyanlık serpilip gelişmeye başlamıştır. Arhız nehri kenarında yapılan kilise, Zelençuk nehri kenarındaki, Yukarı Arhız'da Eski-Curt bölgesinde, Karaçay ve Malkar'da, ve komşu bölgelerde bulunan kiliseler bunun kesin delilleridir.


Kuzey Kafkasya'da Hıristiyanlık dini Altın Ordu Devleti kuruluncaya kadar gelişmiş ve yayılmıştır. XIV. yüzyıl başında Hıristiyan kiliselerinin yerine ilk Müslüman mescitler yapılmaya başlamıştır. Bunlara örnek olarak Elkhot Kapıları adlı yerin yanında Tatar-tüp bölgesindeki mescittir. Kabardey-Balkar'da Maiskiy şehri yakınlarındaki, eski bir şehir olan Julat'taki mescidi de örnek olarak verebiliriz. Hıristiyan kiliseleri Karaçay ve Malkar'da XVII. Yüzyılın sonlarına kadar faaliyet göstermişlerdir. Fakat, Alanlarda olduğu gibi, Karaçay ve Malkarlılarda Hıristiyanlık inancı pagan inançlarla iç içeydi.


Alanlarda zanaat ve sanat büyük gelişme göstermiştir. Bu durum değişik mitoloji ve efsanelerde yansıtılmaktadır. Arkeolojik buluntular, taş yontma, kemik yontma, deri işleyiciliği, ağaç işleyiciliği, yün işleyiciliği, madencilik ve [s.67] değerli taş ve metalleri işleme, silah yapımı [yay, ok, mızrak, cirit, bıçak, kama, kılıç] gibi mesleklerin bu dönemde oldukça geliştiğini serpilip geliştiğini ortaya koymaktadır.


Alanlarda mübadele çok yaygın idi. Bizans, Arap ülkeleri, Gürcistan, Ermenistan, Doğu Avrupa ülkeleri ve Orta Asya ile ticaret ilişkileri kurmuşlardı.


Karaçay Malkarlıların Ataları Alanlar


Romalı yazarlara göre Alanlar, eski Massagetlerdir. Tarih bilimi Massagetlerin ve Türkmenlerin aynı kavimler olduğunu ortaya koymuştur. Buna göre Alanlar bir Türk kavmidir. Bu durum, Türkmenlerin içerisinde "Alan" adında bir kabilenin olması da teyit etmektedir. Bu arada bazı Alan soylarını hatırlatalım; Mirşi-kar, Boluk-avul, Eşek, Ayak-çar, Kara-mugul, Tokuz, Ker, Belek vs. Alan soyları Özbekistan, Tacikistan ve Altay'da da yaşamaktadırlar. Altay'da yer alan bir soyun adı "Alan'dan Kelgen" yani "Ovadan/Düzlükten Gelen"dir. Bilindiği gibi, "alan" sözü birçok Türk lehçesinde "düzlük, arazi, ova, vadi" anlamlarına gelmektedir.


Karaçaylıların en yakın komşuları olan Megreller bugün bile Karaçaylılara "Alan" derler. Bu adı, Karaçay ve Malkarlılar dışında Kafkasya'da hiç bir millet kullanmamaktadır. Karaçaylılar ve Malkarlılar arasında "alan" sözü, "aynı soydan" veya "aynı kabileden" gelen anlamında kullanılıyor. Bunların dışında, Alanların ve Karaçay Malkarlıların aynı millet olduklarını Bizans kaynakları da göstermektedir. Bu kaynaklarda, Alanya olarak Karaçay toprakları gösterilmektedir. Karaçay toprakları, Kafkasya'nın XVII-XVIII. Yüzyıl dönemine ait haritalarda Alanya olarak geçiyor. Vladikafkas üzerinde eski askeri Gürcü yolu inşaatı yapılırken bile bu ad kullanılmıştır.


Alanların Türkçe konuştuklarını ve Karaçay Malkar milletinin oluşumunda en önemli paya sahip olduklarının tartışılmaz kanıtı, yukarı Arhız'daki "Eski Curt" köyünde bulunan XII. asıra ait "Zelençuk Yazısı" ve "Alan Selamı"dır. [s.68] Bu yazı XII. asırda yaşayan Bizanslı şair İoann Tsets tarafından yazılmıştır. "Zelençuk Yazısı"ndaki Türkçe sözler kolayca okunabiliyor; "ata curt" [ata yurt], "bölünüb" [ayrılıp], "zıl" [yıl], "de" [de], "teyri" [tengri, tanrı], "tsakırıf" [çağırıp], "alan yurtlaga" [düzlükteki yurtlara], "bagatar" [bahadır]... Kısacası bu yazıda, "birkaç kabile bir araya gelmişler ve tanrıya dua ederek düzlük yerlere taşınmaya karar aldıkları" anlatılmaktadır. Bu yazıda bir de kabile toplumunun dağılımından söz edilmektedir.


İoann Tsets'in "Alan selamı"nda başka bir yerde görülmeyen Karaçay Malkar deyimleri kolayca okunabiliyor. Bu deyimler şu şekildedir: "Oy üyünge!" [Ey evine-iyilik], "kün" [gün], "hoş" [iyi kalpli], "kaytıf" [dönüp], "katın" [kadın]... Bu dokümanı zorlamayla başka türlü okuma çabaları, olmayan harfleri koymaya çalışma, sözcüklerin ve harflerin yerini değiştirme çabaları ve metin üzerine uygulanan diğer işkenceler birilerine teselli edici sonuçlar vermiyor ne yazık ki. Sadece sözlerden oluşan anlamsız bir yığın haline geliyor. Tarih-etnografya ve dilbiliminde varolan bilgiler, Alanların Türkçe konuşan bir kavim olduklarına şüphe getirmiyor. Karaçay Malkarlıların etnik oluşumunda en önemli unsurun Alanlar olduğu gibi...


Aslar Kimdir?


"As" sözü, Türk dilinde "yolu şaşırmak" ve "yolu kaybetmek" anlamlarına gelir. Bu anlam aşağı yukarı "göçebe hayat" sözüyle eş anlamlıdır. İşte bu sözden hareketle, eski Yunanlılar ilk önce coğrafya adı olarak "Asya" sözünü Kuban bölgesi için söylemişlerdir. Çünkü Yunanlılar ilk defa bu bölgede Kurgan kültürü taşıyan göçebe ve küçük baş hayvancılıkla uğraşan kavimleri tanımışlardır. Daha sonraları bu göçebelerin başka bölgelere kaymalarıyla "Asya" kelimesi Orta, Ön ve Küçük Asya için kullanılmaya başlamıştır.


"As/Az" sözü eski Kurgancılar/İskitlerin torunlarının etnonimine, "As-kişi" [Aşkuzlar] olarak yansımıştır. As-kişi adı daha sonra Kırım'da, Orta Asya'daki [s.69] [Bu sayfada harita var] [s.70] Türk kabilelerinin adında saklanmıştır. Bunun ötesinde, bazı kaynaklarda "Aslar" İskit ve Sarmatlarla bir tutulmaktadır [Ptolomeius, M.Ö. II yüzyıl; Bizanslı Stephan, M.S. VI. yüzyıl].


İskitlerin torunları olan Bulgarların soylu bir kolu olmuştur. Bunlar Aslardır. Rus asillerinden olan Andrey Bogolübovskiy, Aslara mensup bir kızla evlenmiştir. Bu evlilikten doğan oğulları Yuriy, Gürcülerin meşhur kraliçesi güzel Thamar'ın kocası idi.


Alanların da en soyu bölümü Aslar olmuştur. Bunlara "Dagsas" yani "Dağ As" demişlerdir.


XIV. asırda Aslar, Daryal boğazında ve Kırım'da tanınmışlardır. XIV. Yüzyıl sonlarında orta Kafkasya dağlarında Karaçay ve Malkar topraklarında, Aslar ile Aksak Timur savaşmıştır.


Malkarlılara bugün bile en yakın komşuları, İrani bir dil konuşan Osetler "As" derler. Bunun dışında "Balkarya" sözü yerine "Assiag" sözünü kullanıyorlar. Karaçay ülkesine ise "Stur-Assiag" [Büyük Asya] derler. Buradan hareketle; Asların, Osetlerin ataları olduğuna inanmak çok güçtür. Tarihte kendi adıyla, başka bir milleti adlandıran millet yoktur. Yani, Osetler kendileri eğer Aslar idi iseler, neden Karaçay ve Malkarlılara "As" diyorlardı?


Burada ileri sürdüğümüz görüşler, VIII. yüzyılın eski Türk kaynaklarına da uymaktadır. Bu kaynaklarda Asların adı geçmektedir. Asların adı sık sık Çu nehri vadisinde yaşayan Turgiş, Kırgız ve diğer Türk boylarının alt kolu olarak geçer. Türk milletleri arasında Asların olduğunu XI. Yüzyıl bilgini Mahmud Kaşgarlı da yazmıştır. XII. Yüzyılda Rus vakanüvislerinden biri de As dilinin Peçenek diline çok benzediğini yazmıştır.


Aslar bugün, Nogay, Altay, Kırgız, Kazak ve diğer Türk boylarının etnik yapısında alt grup olarak yaşamaktadırlar. Bütün anlatılanlar, bu eski etnonimin 5000 yıl önce eski göçebelerin arasında doğup sonradan İskit, Bulgar ve Alanlarda yaşayıp Karaçay Malkarlıların adında korunmuş olduğunu göstermektedir. Aslar, Karaçay Malkarlıların doğrudan doğruya atalarıdır.


Alan ve Asların Askeri ve Siyasi Tarihi


[s.71] Alanlar Kuzey Kafkasya'da, Azak bölgesinde, Tuna bozkırlarının Avrupa kısmında, aşağı Pannoniya'da, eskiden Küçük İskitya'nın yer aldığı bölgelerde, I. yüzyıldan itibaren tanınmaya başlamışlardır. 378 yılında, Hun hakimiyetindeki Alanlar, Roma İmparatorluğunu bozguna uğratmışlardır. 378 yılı 9 Ağustos'ta, Andreonopolis'te yakınında birleşik Hun-Alan ordusu, Roma ordusunu bozguna uğratmış ve Roma imparatorluğunun egemenliğine son vermiştir. Bu tarihten itibaren Hunlar ve Alanlar Avrupa siyasetinde mutlak hakimiyetlerini kurmuşlardır. Hazar Kağanlığının ön plana çıkmaya başlaması ile bu hakimiyet sona ermiştir. Bazı Alan komutanlarının adların bilinmektedir. Bunlar; Goar, Buyurgur, Saros, Kandak... V. Yüzyılın 50'linci yıllarında, Alan hanı Kandak, Küçük İskitya'yı [Dobruca] fethetmiştir. Bu noktayı önemle belirtmek istiyorum. Bu olayların çağdaşı tarihçi Jordan, Kondak'ın Alanlarını anlatırken "Kerti Alan" yani "Gerçek Alan" sözünü kullanmıştır. Alan tarihi ile uğraşan tarihçiler bu sözün açıklamasını bulamamışlardır. Çünkü Karaçay-Malkar dilinin yardımına başvurmamışlardır. Alan reisleri birçok kez, Bizans'ın İran ve diğer barbar kabilelerle [Vandallar, Gotlar vs] savaşlarında yardım etmişlerdir. Yani Alanlar Bizanslıların müttefiki idi. Yukarıdaki bahsimizde, Bizanslıların Alanları siyaseten akıllıca, Asya kabilelerine karşı Avar, Hazar, Kıpçak saldırılarına karşı kullandıklarını anlatmıştık.


Bizans ile İran arasındaki büyük çekişmenin asıl nedeni Kafkasya üzerindeki hakimiyet kurma mücadelesidir. Burada Alanların I. yüzyılda başlayan Kafkasya Ötesi ve Yakın Doğu seferleri başarıyla X-XI. Yüzyıllara kadar devam etmiştir. Alanlar birçok kez Ermenilere, Gürcülere, yabancı kavimlerin istilasına karşı [Arap ve İranlılara karşı] yardım etmişlerdir. Fakat buradaki enteresan nokta, Ermeni yazılı kaynakları, Gürcü ve Ermenilerin bu koruyucularını "Alanlar" şeklinde adlandırırken, Gürcü yazılı kaynakları ise "Ovs" ve "Os" şeklinde adlandırmışlardır. Burada iki kavim adı birbiriyle özdeşleştirilmiştir. Bu savaşlarda, Alan ve Aslar kendi çıkarlarını gözetmediklerini söylemek yanlış olur. Diğer göçebe milletler gibi Kafkasya Ötesinde yerleşik hayat sürdüren çiftçileri koruyarak aynı zamanda kendileri de bu çiftçiler sayesinde zenginleşmişlerdir. [s.72] Bunların arasındaki ilişkiler, kanlı çatışmaların yanında, barışçı kültür-ekonomik ilişkilerle de doludur. Alan ve Asların, Kafkasya Ötesi ve Yakın Doğu milletleri ile ilişkileri bir de akrabalık ilişkilerinin oluşmasını sağlamıştır. Hanedan mensuplarının karşılıklı evlilikleri ile farklı kavimler arasındaki akrabalık bağları kuvvetlenmiştir. Alan/Asların, Kafkasya Ötesi ile ilişkileri, özellikle Durgulel ve Khuddan adlı kralların döneminde etkinlik kazanmıştır. Khuddan'ın kızı Burdu Han, Gürcülerin meşhur güzel Kraliçesi Tamar'ın annesidir. Tamar'ı yetiştiren kişi ise teyzesi Rusudan'dır. Bu suretle, Aslar ile Gürcü hanedanı arasında bir akrabalık doğmuştur.


Alan/As devletinin gücü, Hazar Kağanlığının gelişmesiyle, büyük ölçüde azalmıştır. Fakat, Hazarların 965 yılında Ruslarla yaptığı savaşta yenilmeleri üzerine, Alan/Aslar tekrar güçlenmeye başlamışlardır.


Moğolların Alan-Aslara Saldırmaları


XIII. yüzyılın 20'li yıllarında güçlü Alan-As devleti, Moğol-Tatar ordusundan korkunç darbe yemiş ve bozguna uğramıştır. Ön Asya ve Kafkasya Ötesini fetheden bu ordu, Doğu Avrupa'yı da ele geçirebilmek için ilk önce Laba kıyılarından Sunca'ya kadar, Kafkasya'nın yüksek dağlarından Terek'in aşağı kısımlarına ve kollarına kadar uzanan Alan-As saltanatını ortadan kaldırması gerekiyordu. Tatar-Moğollar, Dağıstan halklarına boyun eğdirdikten sonra, 1222 yılında Derbent kapılarını geçerek Alanlarla karşı karşıya gelmişlerdir. Alanlar Beştav ve Kuban bölgelerinde yer alan Kıpçaklarla ittifak etmişlerdi.


30 bin kişilik Moğol ordusu, Cebe ve Subuday adlı komutanların yönetiminde, Alan-Kıpçak ordusuyla karşılaşmışlardı. Kanlı bir savaş cereyan etmiş fakat iki taraf da birbirine üstünlük sağlayamamıştır. Bunun üzerine Moğollar eski taktiklerini tatbik ederek, Alan-Kıpçak ittifakını bozmayı başarmışlardır. Moğollar elçilerini Kıpçaklara göndererek, "Bizler ile sizler aynı soydan geliyoruz. Alanlar ise size ve bize yabancıdırlar. Sizin inançlarınız da onlarınkine benzemiyor. Alanlarda ittifaktan vazgeçin. Eğer bu isteklerimizi yerine getirirseniz size istediğiniz kadar mal mülk veririz." [s.73] [Bu sayfada harita var] [s.74] Moğolların bu hilesine kanarak Kıpçaklar, Alanlarla kurmuş olduğu ittifaktan çekilerek kendi yurtlarına doğru gitmişlerdir. Alanlar bu durumda güçlü Moğol ordusu karşısında yalnız kalmışlardır. Moğollar, Alanları bozguna uğrattıktan sonra Kıpçaklara verdikleri söze sadık kalmamışlar ve peşlerinden yetişerek Kıpçakları perişan etmişler ve onlara verdikleri hediyelerin iki katını geriye almışlardır. Moğollardan kurtulmayı başaran Kıpçaklar Kırım'a kaçıp sığınmışlardır. Buradan da birçoğu dağlara çıkmış, bir kısmı da deniz yoluyla başka ülkelere gitmişlerdir.


Moğolların hakimiyetine geçen Kuzey Kafkasya, Altın Orda Devleti sınırlarına dahil olmuş ve Kafkasya'nın en güzel vadileri Altın Orda Hanlarının konaklama yerlerine dönmüştür. Altın Ordu Devleti, bu toprakları ve buralarda otlatılan hayvanların korunmasını sıkı sıkı kontrol etmiştir. G. Rubruk'un [1254] bildirdiğine göre Altın Ordu askerlerinin beşte biri, Alanların yaşadığı dağ geçitlerini korumaları gerekiyordu. Çünkü Alanlar meralardaki hayvanları yağmalayabilirlerdi. Bu nedenle Altın Orda Devleti, Kafkasya'da kale şehirleri yapmaya başlamışlardır. Bu şehirlere örnek olarak Kabardey-Balkar'da Maiskiy şehrine yakın Elkhot Kapılarının Tatar-Tüp şehrini, Pod-Kumuk [Boz-Kumuk] nehrinin kenarındaki Laçinkaya köyünün yanında bulunan Macar şehrini verebiliriz. Buna rağmen Alanlar isyanlarını sürdürmüşler, ekin ve otlakları yakmışlar ve hayvanları kaçırmışlardır. Fakat yine de Alanların gücü Altın Orda Devletinin gücüne eşit değildir. Bu yüzden de, Kuzey Kafkasya uzun bir süre Altın Orda'nın hakimiyeti altında kalmıştır. Altın Orda'lılar Kafkas kavimlerinin kendilerine tabi olmaları ve boyun eğmeleri için, Kafkasya'da yeni bir dini, yani İslam'ı yaymaya ve bunu müteakip mescitler inşa etmeye başlamışlardır.


Aksak Timur'un Seferleri ve Asların Yenilgisi


Aksak Timur, Altın Orda Devleti hükümdarı Tohtamış Han'ın her türlü destekçisi olmuştur. Fakat Tohtamış Han yeterince güçlendikten sonra Timur'un sahip olduğu yerlere seferler yapmaya başlamıştır. Nihayet Timur'un sabrı tükenmiş ve Tohtamış'a bir ders vermek amacıyla bir sefer düzenlemiştir.


1395 yılının nisan ayında, Timur'un askerleri Derbent'ten geçerek savaşa hazırlanmak için Terek nehri kenarında bugünkü Maiskiy şehri yakınlarındaki Altın Ordu şehri olan Julat'ın yanında karargah kurmuşlardır. Bu dönemde Julat şehri Altın Ordunun en zengin şehirlerinden biriydi. Burada Timur kalabalık ordusunun erzakını temin etmiştir.


[s.75] Terek nerhi kenarında gerçekleşen büyük savaşta Tohtamış bozguna uğramış ve Volga üzerinden bozkırlara doğru çekilmeye başlamıştır. Timur, Tohtamış'ın peşinden özel bölüğünü göndermiş, kendisi de Beştav bölgesinde kalmıştır. Buradan Kuban bölgesine, Ruslara ve Çerkeslere karşı birkaç sefer düzenlemiştir. Timur'un vakanüvisi şunları bildirmiştir; "Timur, Rus ve Çerkes lerin işini bitirdikten sonra, ordusuyla birlikte, Elbruz dağı tarafına yöneldi. Vefasız Aslara ders vermek için Buruberdi ve Burihan'a doğru yola çıktı. Yolun üzerinde ormanlar vardı. Ağaçları kesip yol açarak, Timur ağırlıklarının yanında Emir Hacı Seyfeddin'i bırakarak, kendisi Elbruz dağına yöneldi. İstihkam edilmiş ve korunmuş dağ boğazlarında din düşmanları ile birçok savaş olmuştur. Ama bu savaşların hepsini de Timur'un ordusu kazanmıştır. Timur'un ordusu düşman kalelerini yıkmıştır ve bol ganimet ele geçirmiştir." Timur, Beştav'a geri döndüğünde Hacı Seyfeddin zafer kutlamaları düzenlemiştir. Ancak Timur yine Aslarla savaşmak zorunda kalmıştır. Çünkü bunlar tekrar baş kaldırmışlardı. "Timur yine ağırlıkları bırakarak, Kuli ve Tavus'un kalelerine doğru yönelmiştir. Bunlar Elbruz'da yaşayan kabilelere aittir. Bu kaleler dağ tepelerinde yer alıyorlardı ve onlara ulaşmak fevkalade zordu. Çünkü çok yüksekteydiler ve aşağıdan bu kalelere bakıldığı zaman gözler kararıyor ve kafadaki başlık düşüyordu. Özellikle de Tavus kalesi kartal yuvasına benziyordu ve aşağıdan atılan oklar oraya yetişmiyordu." Büyük zahmetlerle Timur bu Tavus kalesini ele geçirmeyi başarmıştır. Kuli ve Tavus'u da yakalayıp öldürmüştür. Timur buradan Polat'ın kalesine yönelmiştir. Bu kalede Cuci ulusunun en büyük emiri Uturgu [Ödürgü] saklanıyordu. Timur, Polat'a yazdığı mektupta; "Sana sığınan Uturgu'yu bana gönder. Eğer cevabın hayır ise, o zaman düşmanları kahreden büyük ordum ile geleceğim." Polat ise kendine oldukça güvenerek şöyle cevap vermiştir; "Benim iyi istihkam [s.76] edilmiş bir kalem vardır ve Uturgu da bana sığınmıştır. Canım sağ oldukça ben onu teslim etmeyeceğim ve sonuna kadar koruyacağım." Kale, ulaşımı çok zor olan bölgede yer alıyordu. Orada oturanlar boğaz geçitlerinde savunma almışlar ve hayatlarını feda ederek cesurca savaşmaya hazırlanmışlardır. Çok güç sarf ederek zafer ordusu kaleyi ele geçirmiştir. Ama Uturgu Elbruz dağı boğazına kaçmıştır. Timur'un askerleri Asların evlerini yıkmış ve yakmışlardır. Sağ kanatta yer alan Mirza-Miran-Şah; "Biz Uturgu'nun peşindeyiz ve Elburz dağının Ayasa [Abasa?] bölgesine girmekteyiz." Ayasa [Abasa] bölgesinde, Timur, Uturgu'yu yakalamış ve esir almıştır. Birkaç gün de Beştav bölgesinde kalmıştır.


Timur'un bu seferi Asları [Karaçay Malkarlıları] "taş çuvala" kilitlemiştir. Bir zamanlar Kuzey Kafkasya'nın büyük bir bölümünü kendilerine ait iken şimdi topraklarını iyice azalmıştır. Timur'un seferine kadar, Karaçay Malkarlılar atalarının adını taşıyarak yaşıyorlardı; Aslar, Alanlar, Bulgarlar.


Tarih biliminde topo-hidronimler kavimlerin "etnik pasaportu" olarak kabul edilir. Koban [Kuban], Balık [Malk/Balk], Baksan, Çegem, Çerek, Terek [Terk], Azak, Kaşhatav, Mingitav, Karaagaç, Kızburun, Akbaş, Kişpek [Kişi-bek], Julat [Joltı], Beş-tamak, Beştav, Kızlar, Elhot ve daha bir sürü yerin adı, Karaçay Malkarlıların eski etnik topraklarının sınırı hakkında bir fikir verecektir ve şimdiye söylenenleri ispat etmektedir.


Bu bölümde ele alınan konular, Karaçay Malkarlıların yüzyıllarca süren etnik oluşum sürecinin son noktasını oluşturmaktadır.
 

VII. Bölüm


XV-XVII. YÜZYILLARDA KARAÇAY VE MALKAR


[s.77] XIII-XIV. yüzyıllarda Timur'un ve Moğolların yaptığı yıkım ve soykırıma rağmen XV. Yüzyılda Karaçay ve Malkarlılar tarih sahnesine etnik oluşumunu tamamlamış ve pekiştirmiş olarak çıkmışlardır. Devlet oluşturma eşiğinde olan Karaçay Malkarlılar aristokratik toplum düzenini kurmuş, hatta "Oliy" [vali] denilen bir üst hükümdara tabi olan askeri bölüklerini oluşturmuştu. Oliy ile birlikte "töre" adlı halk mahkemesi vardır. Töre, hayatı ve askeri işleri yönetmiş, örf ve adetleri pekiştirmiş ve kanunlaştırmış, öngörülen ceza ve teşvikleri uygulamıştır.


Bu anlatılanlara ilk tanıklık eden yazılı kaynak XIV-XV. Yüzyıllara ait Tsahavat haçıdır. Haç üzerindeki yazılar Gürcü eristavlardan [asilzadelerden] birinin Basianya'da [Malkar ülkesi] esir alındığını ve Tshavat kilisesinde toplanan fidye ile kurtarıldığı anlatılıyor.


Karaçay ve Malkarlıların güney sınırları doğal olarak sıra dağları ile korunmuştur. Ön Kafkasya'nın ova ve bozkırlarında yer alan kuzey sınırları daha az korunmuştur.


Kabardeylerin Ön Kafkasya'ya Yerleşmeleri


Moğolların ve Timur'un seferleri, Karaçay Malkar ülkesinin kuzey sınırlarını geriletmiştir Bu durumdan faydalanan Adige kabilelerinin [s.78] [Bu sayfada harita var] [s.79] en büyük ve aktif olanları Kabardeyler, XV-XVI. Yüzyıllarda, orta Kafkasya'dan Sunca nehrine kadar yoğun bir biçimde yerleşmeye başlamışlardır. Fakat kısa bir süre sonra Çeçen ve İnguşların ataları Vaynahların dağlardan ovalara inmeleriyle Kabardeylerin Sunca nehrinin kenarındaki yerleşmeleri azalmaya başlamıştır ve doğuda Mozdok bozkırlarından öteye geçememişlerdir.


XIX. yüzyılda, Kabardey tarihçileri, şunları yazıyorlar; "Menkıbelere göre, Kabardeyler yeni geldikleri yerlerde Tatar kavimleriyle [Malkarlılar] karşılaşmışlardır. Onları bozkırlara ve dağ vadilerine iterek, kendileri onların yerlerine yerleşmişlerdir. Bu hikayeden şüphesiz sadece şu sonuca varılabilir; Kabardeyler, eskiden bugünkü topraklarında yaşamıyorlardı, onlar daha sonradan, başka bir yerden buraya göç etmişlerdir. Şüphesiz, Kabardeyler bugünkü topraklarına XV. veya XVI. Yüzyıl başlarında yerleşmişlerdir. [Kudaşev V.N., Kabartay Halkı Hakkında Tarihi Bilgiler, Kiyev, 1913, s.6-10]."


Malkar ve Kabardey Arasındaki İlişkiler


Tarihte, Kabardey ve Malkarlılar arasında bir savaş ya da ciddi bir çatışma cereyan etmemiştir. Bu iki kavim arasında, bugünkü gibi arada bir sınır olmamıştır. Genel olarak ikisi arasında barışçıl ilişkiler olmuştur. Kabardeyler ve Malkarlılar, birbirlerinin ülkelerinde rahatça dolaşabiliyorlardı. Halklar arasındaki ilişkiler sevecen ve insancıldır. Bu gibi ilişkilerin olması, iki taraftan evliliklerin artmasını ve dolayısıyla akrabalık bağlarının kuvvetlenmesini sağlamıştır. Bu evlilikler sadece prens soyları arasında değil, halk tabakasından olanlar arasında da mevcuttu. Böyle ilişkiler sonucunda Kabardey'da "Kuşha, Balkar, Kelemet" gibi birçok Malkar kökenli sülale çıkmışken, aynı şekilde Malkarlılarda da "Çerkes, Kabardok" Kabardey kökenli sülaleler çıkmıştır.


Malkarlı ve Kabardey aileleri veya bireyler arasında çıkan anlaşmazlıklar Malkar ve Kabardey geleneklerine göre hee iki taraftan yaşlılarından oluşan bir grup yardımı ile çözülmüştür. Kabardey ve Malkarlıların kendi aralarında çıkan anlaşmazlık veyahut birtakım problemlerden dolayı, birçok kişi, komşu ülkeye, yani Kabardey ve Malkar'a kaçıp sığınıyordu. [s.80] Kimi zaman Malkarlı ve Kabardeylerin büyük sülaleleri arasında da anlaşmazlıklar çıkıyordu. Fakat bu anlaşmazlıklar hiçbir zaman sıcak çatışmaya dönüşmemiştir.


Kimi büyük sülaleler arasında ise çok yakın dostluk ilişkileri kurulmuştur. Sözgelimi Malkarlıların Abay sülalesi ile Kabardeylerin Kaytuk sülalesi arasında ve yine Kabardeylerin Hatohşuk sülalesi ile Malkarlıların Malkaruk ve Orusbiy sülaleleri arasındaki ilişkiler çok yakın dostluk çerçevesinde idi. Eskiden beri, Kafkasya'da barış içinde komşuluk yürüten kavimler kendi aralarında çocuklarını birbirlerine "atalığa" veriyorlardı. Sözgelimi, 1747 yılında Büyük Kabardey'in prens sülalesinden Kasay Hatohşuk "emçek karındaşı" [süt kardeşi] Malkarlı prens sülalesinden Azamat Abay idi. Yine aynı şekilde, 1768 tarihli bir belgeye göre, Kabardey prens sülalesinden Kaziy Kaysın'ın süt kardeşi Malkarlı prens sülalesinden Muhammat Biy idi. Yüzyıllarca süren barış ilişkileri Kabardey ve Malkar ekonomisinin olumlu yönde gelişmesine de etki etmiştir. Kabardeyler hayvan sürülerini Malkarlıların meralarında otlatabiliyorlardı. Yine buradan maden, ağaç, inşaatta kullanmak üzere taş, hayvan kürk ve derisi ihtiyarlarını sağlıyorlardı. Malkarlılar ise soğuk mevsimlerde Kabardeylerin kışlık ve obalarını kiralıyorlardı. Bazı alimler, bu kira ilişkilerini görmezlikten gelerek, eski dönemlerde Kafkasya'yı dolaşan seyyahların sözlerine dayanarak Malkarlıların siyasi ve ekonomik bakımdan Kabardeylere bağımlı olduklarını ileri sürüyorlar. Bu tür önyargılı görüşler hiçbir temele dayanmamaktadır. Zira bu gezginler o dönemde Kabardey ve Malkarlılar arasındaki içli dışlı ve birçok konuda ortak hareket etme ilişkilerini anlayamaz, öte yandan kira ilişkilerinin aslını hiç kavrayamazlardı. Zaten kavramak için de bir çaba göstermemişlerdir. Malkarlılar, kışlaklar için Kabardeylere kira ödemişse hangi bağımlılıktan söz edilebilir? "Bağımlılık" konusuna girildiğinde bu noktayı göz önünde bulundurmak gerekmektedir.


Malkar ve Kabardey arasındaki ilişkiler her iki tarafın ekonomilerinin gelişmesine sağlamıştır. Malkarlılar tuz, hububat, vs. ihtiyaçlarını karşılamışlardır. Kabardey üzerinden Rusya pazarlarına ulaşmış, oradan kumaş, ev ve mutfak eşyaları, süsler, fabrika ürünlerini temin etmişlerdir.


Karaçay Malkar ve Gürcü İlişkileri


[s.81] Karaçay Malkar ile Gürcistan arasındaki orta çağlarda oluşan ilişkiler her geçen yüzyılda daha da sağlamlaşmış ve gelişmiştir. Bu dönemlerde akrabalık ilişkileri de gelişmiştir. Gürcü Kraliçesi Tamar'ın, As prensesi ve Kiyev prensi Andrey Bogolübovskiy'in oğluyla evlenmesi bu ilişkilerin başlangıcı sayılabilir. Öte yandan Karaçay Malkar ile Gürcüler arasındaki ilişkilerin her zaman problemsiz olduğunu söyleyemeyiz. Buna örnek olarak daha önce anlattığımız Tshavat haçını verebiliriz.


Karaçay Malkarlılar ile Gürcülerin özellikle İmereti Krallığı, Megreller ve Svanlarla ayrı ayrı ve yakın ilişkileri olmuştur. Karaçay Malkarlıların Otar, Rahay, Ebze, vs. gibi bazı sülalelerinin kökeni Svanlara dayanmaktadır. Karaçay Malkarlılar, Gürcülerin Raçi ve Ani şehirlerinde kurulan pazarlarına gelmişler, buralarda yün ve deriden yaptıkları ürünleri, hayvansal mamullerini [yağ, peynir, et vs] satmışlardır.


XVII. yüzyılda, Karaçay ve Malkarlılar, Rusya ile Gürcistan arasında bir köprü konumundaydı.


Rus-Kafkas İlişkileri Sürecinde Karaçay Malkar Ve Gürcistan İlişkilerinin Gelişmesi


XVI-XVII. yüzyıllarda ve daha sonraki dönemlerde Rusya, Kafkasya kavimleri ile olan münasebetlerini Kabardey üzerinden devam ettiriyordu. Çünkü bu dönemlerde Kabardey ülkesi, Kuzey Kafkasya'nın merkezinde ve stratejik öneme sahipti. Kabardey prensleri bu konumlarını akıllıca değerlendirmişlerdir. Rusya, Kabardeyleri çeşitli yöntem ve yollarla teşvikler vermiş, saygı göstermiş, soyluluk unvanları vermiş, hatta Kafkasya'da Rus siyaseti destekledikleri para yardımında bulunmuştur.


Öte yandan Rusya'nın, Kafkasya Ötesi ve Gürcüstan ile ilişkilerini geliştirebilmek için önce Malkarlılarla iyi ilişkiler kurması gerekiyordu. Bu dönemde Malkarlılar gelişmiş sosyal yapıya sahip bir toplumdu. Bu toplum "Beş Tav El" [Beş Dağ Ülkesi] deniliyordu. Bu beş ülkenin her biri kendi üst yönetimine bir "Töre" teşkilatına sahipti. Töre'nin üyelerini halk seçiyordu. [s.82] [Bu sayfada harita var] [s.83] Her bir ülkenin Töre teşkilatı "Ullu Malkar Töre"nin [Büyük Malkar Töresi] emri altındaydılar. Ullu Malkar Töre'nin yöneticisine de "Oliy" [vali] deniliyordu.


"Malkar" adı ilk olarak 1629 tarihli bir Rus belgesinde geçmektedir. Bu tarihte, Ocak ayında, Terek bölgesi Başkomutanı İ.P. Daşkov Moskova'ya yazdığı raporunda "Balkarlar"ın oturdukları bölgede gümüş maden yatakları bulunduğunu, bu maden yataklarının olduğu toprakların Kabardey prenslerinden Pşimaho Kambulat oğlu Çerkas'ın "kız kardeşinin oğullarına" ait olduğu söylemiştir.


Bu belge, Malkarlılar ile Kabardeyler arasında eskiden beri soylular arası akrabalıkların var olduğunu gösteriyor. Pşimaho'nun kız kardeşi, bir Malkar prensi ile evliydi. Gümüş madenlerinin olduğu topraklar da Malkar prensinin oğullarına "Apşi" ve "Abdullah"a aitti. Bazı belgelerde onları soy adı "Tazrekov" olarak geçiyor. Fakat bunun kesin doğru olup olmadığı bilinmiyor.


1636 yılında İmeretiya Kralı II. Levan, Rus sarayına elçi göndermiştir. Buna karşılık olarak 1639 yılında İmeretiya'ya Moskova'nın elçileri Pavel Zaharov, Fedot Bajenov gönderilmişlerdir. Rusya Çarı bir de, bu elçileriyle, yolları üzerindeki Malkar ülkesi prenslerine diplomatik bir mektup göndermiştir. Buna benzer diplomatik mektuplar Kabardey ve diğer prenslere de gönderilmiştir. Bu durum, Malkar prenslerinin Kafkasya'da ve Rusya'daki uluslar arası ilişkilerde egemen ve bağımsız olduğunu göstermektedir.


Rus Çarının diplomatik mektuplarını vermek üzere; Rus elçileri Elçin, Zaharov ve Bajenov, bugünkü Tırnavuz şehrinin yanında, Baksan vadisinde kurulu "El Curt" köyünde Karaçay prensleri olan Kamgut'un küçük kardeşleri Elbuzduk ve Gilaksan Kırımşavhallar'da 15 gün misafir kalmışlardır. Destanlarda anlatılan Kamgut'un anıt mezarı ve onun hanımı Goşayah Biyçe'nin kalesi bu köyde bulunmaktadır. Rus elçileri buradan Svanetya ve oradan da İmeretya kralına gitmek üzere yola çıkmışlardır.


Bir sonraki Rus Çarının elçileri Gürcistan'a, 1651 yılında Ogarı Malkar'dan, Suvkan-suv nehrinin üzerinden geçmişlerdir. N.S. Toloçanov ve A.İ. Yevlev'e [daha önce 1629 yılına ait belgede ataları anılan] Malkar prensi Artutay Aydabol konukseverlik göstermiştir. Onlara yol erzakları hazırlamış, yük hayvanları ve yanlarına bir bir kılavuz vermiştir.


Bir sonraki belgede, 1653 yılında İmeretya kralı Aleksandır'ın, Rus elçileri Jidovinov ve Poroşin'e Malkar prensi Canbolat Aydabol'u vaftiz edeceğini haber veren bir davetiye göndermiştir. [s.84] Bu arada Hıristiyanlığın Malkarlılara Gürcistan'dan geldiğini, buna kanıt olarak da Holam köyü yakınındaki kilise harabesinin duvarlarındaki Hıristiyan fresklerini gösterebiliriz.


1658 yılında, Rus-Gürcü ilişkilerini geliştirmek amacıyla, Gürcü kralı Teymuraz'ın liderliğinde bir grup Moskova'ya doğru yola çıkmıştır. Bu grubun yolu Malkar ülkesinden geçiyordu. Bu heyete daha önce adı geçen Malkar prensi Artutay Aydabol da katılmıştır. Malkar prensi Moskova'da, Gürcü kralı Teymuraz'la aynı seviyede itibar görmüş ve kendisine 40 samur postu hediye edilmiştir. Artutay Aydabol, Moskova'da yaklaşık bir yıl kalmıştır.


35 yıl sonra tahtan indirilen İmeretya kralı Arçil, Moskova'ya kaçmaya çalışıyordu. Dağlık Malkar ülkesinden düzlük yerlere geçince, Tarki kalesi yolu üzerindeki Tarki Şamhalı Buday ile Küçük Kabardey prensi Kulçuk Kelemet'in birlikleri ona saldırmışlardır. Uluslararası ilişkilerin kötü olduğu bu dönemde Tarki şamhalı Buday İranlılarla, Küçük Kabardey prensi Kulçuk Kelemet ise Kırımlılarla işbirliği içerisindeydiler. Bunların her biri Arçil'i kendi efendisine götürmek istemiştir. Fakat Arçil'i, Kulçuk esir almıştı ve 1693 yılının Ekim ayından Kasım ayına elinde tutmuştu. Ancak, belgelere göre, Arçil'in yakışıklılığı ve cesareti Kulçuk'un hanımını o kadar etkilemiş ki, gece vakti onun kaçmasına sağlamıştır. Arçil de "Basian"a kaçıp burada saklanmıştır. Onun adamları ise Digor'a gitmişlerdir. 28 kasım 1693 yılında Astarhan şehrindeki Rus yöneticileri Arçilin esir alındığını ve sonradan "Malk ırmağı ağzındaki Balkar ülkesine kaçıp orda saklandığı haberini" almışlardır. Terek komutanına 15 nisan 1694 yılında gönderdiği mektupta "Arçil'in Balkar ülkesinde olduğunu ve onun buradan çıkarılması gerektiğini" yazmıştır. 20 mayıs 1696 yılında Arçil, Rusya'nın büyük Prenslerine Joan Alekseyeviç'e ve Petro Alekseyeviç'e başından neler geçtiği hakkında mektup göndermiştir. Eylül ayında ise Arçil, Balkarya'dan çıkarılmıştır.


XVII. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak Karaçay Malkarlılar hakkında bilgiler yazılı kaynaklara çokça girmeye başlamıştır. Karaçay Malkarlılar hakkında yazı yazanlar arasındakiler; Archangelo Lamberti [1654], Nikolay Vitsen [1652], Engelbert Komfera [1651-1716], Abri de La Motre [1674-1743] gibi kişilerdir. XVIII-XIX. Yüzyıla ait kaynaklar Karaçay Malkarlılar hakkında daha çok bilgi vermektedirler.
 

VIII. Bölüm


XVIII-XIX. YÜZYILARDA KARAÇAY VE MALKAR


XVIII. Yüzyılın Seyahatnamelerine Göre Karaçay ve Malkar


[s.85] 1711 yılında Taman'dan yola çıkıp Çerkes topraklarından geçerken Fransız gezgini Hanry de La Motrais büyük bir ırmağa rastlamıştır. Kılavuzu, bu ırmağın adının "Kara Kuban" olduğun fakat ama büyük ırmak anlamında "Ullu Kam" denildiğini de söylemiştir. Bu ad, Kuban ırmağının doğduğu yerde yaşayan Karaçaylıların Kuban ırmağına verdikleri addır. Gezgin'in anlattıklarına göre burada yaşayanlar Tatar dilinde konuşuyorlardı. Ekmeği külde pişiriyorlar, at eti yiyorlar, kımız ve ayran içiyorlardı. Kolayca anlaşılacağı gibi gezgin, Karaçaylılardan etmektedir. 1736-1743 yıllarında Kızlar şehri prensi Aleksey Tuzov, Yukarı Çegem'i ziyaret etmiştir. Köyün yakınlarındaki bir mağarada sandıklar içerisinde saklanmış, 8 tane Grek dilinde yazılmış kitaplar bulmuştur. Bu kitaplardan biri, XV. Yüzyıla ait bir İncil'miş. Bunların kalıntılarını daha sonraki dönemlerde J. Klaprot da görmüştür. Çegem, Karaçay, Malkar vs. adları 1747, 1753, 1757, 1760 yıllara ait belgelerde sıkça geçmektedir.


1779-1783 yıllarında Kafkasya'da gezerken Jakob Reyneggs Digorlar'ı "Utigur Bulgarları"yla özdeşleştirmiş, Baksan vadisinde "Orusbiy" adlı bir topluluktan bahsetmiştir. 1793-94 yıllarında, P.S. Pallas ve Jan Pototskiy adlı gezginler de seyahatnamelerinde Malkarlılar hakkında bahsetmektedirler.


1773 yılında bilim adamı İ. Gildenschtedt, Malkarlıların ekonomilerini ve hayat tarzlarını, gelenek-göreneklerini açıklamış, yaşadıkları yerlerin tasvirini yapmıştır. Buna benzer bir çalışmayı, 1802 yılında bilim adamı J. Klaprot da yapmıştır. Bu bilim adamlarının çalışmaları, Karaçay Malkarlıların tarih, kültür ve ekonomilerini anlatan ilk kaynak olma bakımından değerlerini bugün de kaybetmemiştir.


[s.86] Bu sayfada harita var. [s.87] Karaçay Malkarlılar hakkında, Macar gezgini Janoş Karoy Besse de bilgi bırakmıştır. 1829 yılında General Emanuel, Besse'yi Elbruz dağına tırmanış seferine davet etmiştir. Burada yaptığı gözlemler sonucunda Besse, Digorların, Malkarlıların ve Karaçaylıların, Macarlarla yakın akrabalık bağları olduğu kanısına varmıştır. Notlarında, "Karaçaylılar ve Digorlar kadar başka hiç bir millet Macarlara benzemez" diyor. Besse'nin yazdıkları, Karaçay Malkarlılar ile Digorların oluşum efsaneleriyle de paralellik göstermektedir. Bu efsanelere göre, Malkar ve Digor prenslerinin kökenleri Basiyat ve Badinat adlı iki kardeşten gelmektedir. Ayrıca, Digorların kurucu atası Badinat'ın hanımı, Karaçay prensleri Kırımşavhallar sülalesine mensup bir prenses idi. Dolayısıyla Digor prensleri ile Karaçay prensleri arasında akrabalık vardır.


Gürcistan'ın soylularından tarihçi ve coğrafyacısı Vahuşti, 1745 yılında Basiani'nin [Malkar ülkesi] sınırlarını şöyle tarif etmiştir; "Basiani'nin toprakları doğuda arkasında Digorya'nın olduğu dağlarla sınırlanır, güneyde Svanetya ile, kuzeyde Çerkesya ile, batıda Svanetiya ile Kafkasya arasındaki dağla sınırlanıyor. Basiani'nin halkı diğer Ovslar'dan daha soyludur. Toprak ağaları ve bunların köleleri vardır. Düzenli yerleşim bölgeleri ve düzenli işleyen bir devlet yapısına sahiptirler. Basiani'nin en büyük ırmağı, Çerkesya topraklarından geçip Terek nehri ile birleşir." Gürcü Prens Vahuşti, Malkar ülkesinin sınırlarını belirtmekle beraber bir de Terek ve kollarının dağlardan çıkınca Kabardey topraklarında birleştiklerini belirtmiştir. Aynı şeyleri, 1837-1739 yıllarında Adige tarihçisi Han-Geriy de yazmış ve Terek nehrinin Adige-Kabartay topraklarında, "dağ bitiminde" aktığını belirtmiştir.


Bu sınırları Kabardey arkeolojik eserleri de doğrulamaktadır. Bu arkeoojik kalıntılar bilhassa ovalarda ve dağ eteklerinde yer alıyorlar. Tam bu sınır üzerinden; Kamenomost, Baksan, Nalçik, Uruh vs. A.P. Ermolov, Kafkasya savunma çizgisini yapmıştır.


Belgelere göre, Rus-Malkar ilişkileri, XVI. Yüzyılın 50'li yıllarından itibaren düzene girmeye başlamıştır. Böylece 1558, 1586, 1587, 1588 yıllara ait belgelerde, Moskova'daki elçilik heyetlerinin arasında birçok kez "tolmaç" [tercüman/Karaçay Malkar dilinde 'tilmaç'] adları geçer. Bu tercümanların milliyetleri "Kabardey Çerkesi", "Gürcü Çerkesi" ve "Dağ Çerkesi"dir. Bu belgeler, elçilik heyeti üyeleri arasında "Beş Tav Topluluğu" sakinlerini de [s.88] belirtmeye imkan veriyor. Yani Malkar ve Karaçay'dan çıkan sakinleri kastetmektedir. Kafkasya literatüründe "Dağlı Çerkes" ve "Dağlı Tatar" sözlerinin Karaçay Malkarlılar için kullanılmıştır.


Rus-Karaçay Malkar ilişkilerinin, XVI. Yüzyıldan itibaren başladığı görüşüne kanıt olarak, 1590 yılında Rus çarının unvanını erebiliriz; "Kartvel ve Gürcü soylularının, İberya topraklarının, Çerkes ve Dağ soylularının, Kabardey topraklarının hükümdarı."


1558 yılında, Temiruk İdarov'un çocukları Soltan ve Mamstrk'tan oluşan elçilik heyeti içerisinde bir de "Bulgariy-Murza" adı da geçmektedir. Ne Temiruk'un çocukları arasında, ne de Kabardey soylu sülalelerinde böyle bir ad vardır. Bulgariy-Murza diğerlerine göre pek iyi karşılanmamıştır Moskova'da. Temiruk'un oğlu Soltan vaftiz edilmiş ve hediye olarak ona bir malikane verilmiştir. Bulgariy-Murza'ya ise çarın dediklerine uyduğu takdirde aynı saygı gösterileceği söylenmiştir. Bu anlatılanlardan, Bulgariy-Murza'nın, Kabardey prenslerinden değil de, Malkar [Çegem] prens sülalesi "Balkaruklar"a [Malkaruk] mensup olduğunu akla getirmektedir.


Kırım Hanlığının Kafkasya'da faaliyete geçmesiyle Rusya, Karaçay ve Malkarlılar ile karşılıklı faydalı ilişkiler aramaya başlamıştır. 1709 yılında yazılmış, Kafkasya'da sınırında yer alan bir taş blokta şöyle yazılmıştır; "Kabardey, Kırım ve Beş Dağ Topluluğu [Malkar, Bızıngı, Holam, Çegem ve Baksan] arasında, toprak sınırları ile ilgili tartışma çıktı. Beş Dağ Topluluğu Kaytuk oğlu Aslanbek'i temsilci olarak seçti. Kabardeyler, Kazanuko Jabagı'yı, Kırımlılar da Sarsan Bayan'ı temsilci olarak seçtiler. Bunlar bir araya gelerek töre kurdular ve şu karara vardılar; Tatar-Tüp bölgesinden Terek'e kadar, oradan Kuban ovalarına kadar, oradan Leskenskiy sırtındaki dağ geçidine kadar, oradan Nareçye kurganına kadar, oradan da Jambaş ve Malka'ya kadar olan bölgenin yukarı kısmı Beş Dağ Topluluğu'na aittir. Taş-Kalası'ndan [Vorontsovskaya köyünden] Tatar-Tüp'e kadar olan yerler Kırım topraklarıdır. Taş-Kala'nın aşağısı Rus topraklarıdır."


Rus-Malkar ilişkileri, 1781 yılında Malkarlıların ve Digorların 47 köy temsilcileri ile birlikte Rusya tabiliğine geçmelerine kadar devam etmiştir. Çok ilginç bir nokta, [s.89] Digorların Rus tabiliğine geçmesi, diğer Osetlerle [İronlar] 1774 yılında değil de, kendilerine daha yakın gördükleri Malkarlılar ile birlikte geçmiş olmalarıdır. Bunun nedeni, Digorlar ile Malkarlılar arasındaki akraba sülalelerin olmasıdır. Digorlar toplumsal problemlerinin çözümü için çok daima Malkar töresine başvurmuşlardır.


Öte yandan Malkarlıların tümü Rus tabiliğine geçmemiştir. Bu yüzden Malkar vadileri, Rusların Kafkasya bölgesi komutanı A.P. Ermolov'un katliamları sırasında, Rusya siyasetini benimsemeyen Kabardey ve diğer Kafkas askeri birliklerinin sığındığı yer olmuştur. General Ermolov bu isyancıların, Rusya hakimiyeti dışında olan Malkar ve Karaçay'a sığınıp orada yerleşmelerini kesinlikle yasaklamıştır. General Ermolov, kaçan birlikleri imha etmek ve onların saklandıkları bölgeleri ele geçirmek amacıyla Malkar ve Karaçay'da birçok yerleşim bölgesini yakıp yıkmıştır. General Ermolov, Çegem, Baksan, Kuban nehirlerinin çıktığı bölgelerde, kayalardan bir çok kere dörtayak geçmek zorunda kaldığını belirtmiştir. Bütün bunlar Rusya'nın yürüttüğü sömürgeci siyasetini zorlaştırıyordu. Diğer taraftan, Rusya'da, bağımsız Malkar ve Karaçay'da Kırım Hanlığı'nın etkisinin artması endişesi vardı.


Sonuçta, Rusya'nın gücü etkili oldu ve 11 Ocak 1827 yılında, Stavropol şehrine Malkar ve Digor heyeti [her asil soydan birer temsilci] gelmiştir. Bu heyet, kendilerinin Rusya tabiliğine alınmalarını istemiştir. Rusya'nın Kuzey Kafkasya Başkomutanı General Emanuel, 1827 yılının Ocak ayında, Malkar ve Digor prenslerinin, Rusya tabiliğine geçtikleri hakkında yemin ettirmiş ve bunu Çar I. Nikola'ya bildirmiştir.


Aynı dönemde, Karaçaylılar ise kendi ülkelerinin coğrafi şartlardan dolayı işgal edilme zorluğuna ve Kırım Hanlığından aldıkları desteğe güvenerek, Kuban bölgesinde Rus orduları için isyancı bir kavim olarak büyük tehlike oluşturuyorlardı. Bu nedenle General Emanuel dikkatini bu bölgeye çevirmiştir. 20 Ekim 1828 yılında, Karaçay'a, bir askeri sefer düzenlemiştir. 12 saat süren [saat 07'den 19'a kadar] savaştan Ruslar galip çıktılar. General Emanuel, Çar I. Nikola'ya yazdığı mektupta şöyle demiştir: "Kuzey Kafkasya'nın Termopilleri bizim askerler tarafından ele geçirildi ve Elbruz dağının eteğinde yer alan ve isyancıların sığınması için bir kale durumunda olan Karaçay fethedildi."


[s.90] Bu sayfada harita var [s.91] General Emanuel'in tuttuğu hesaba göre bu savaşta Ruslar bir subay, üç ast subay, 32 asker kaybetmişlerdir. Alay komutanı Verzilin, üç subay, otuz ast subay ve 103 asker de ağır yaralı durumdaydı.


21 Ekimde, Karaçay'ın merkezi Kart-Curt'ta, Karaçay'ın valisi İslam Kırımşavhal ve önde gelen üç sülalenin temsilcileri Rusya'ya bağlılık yeminini imzalamışlardır. Böylece Karaçay ve Malkar'ın Rusya'ya ilhak süreci de tamamlanmıştır.


Karaçay Malkarlıların Toplumsal Yapısı


Kavimlerin tarih, kültür, ekonomi ve uluslar arası ilişkileri sürecinde, halkın sosyal yapısı da önemli bir yer işgal eder. Malkar ve Karaçaylılar hakkında yeterli eski yazılı kaynak bulunmadığı için bu önemli meseleye ancak arkeolojik, etnografik ve folklor verileriyle bakmak zorundayız.


Etnografik ve arkeolojik verilerin incelenmesiyle şu kanaate varılmıştır; eski ve orta çağlarda varolan monojen [aynı soydan gelenler] yerleşimleri zamanla genişleyerek yerlerini polijen [çok sayıdan oluşan] yerleşimlere bırakmışlardır. Akrabalığa dayalı yerleşimlerden; komün, komşu tipi yerleşimlere geçiş olmuştur. Aynı zamanda tek ocaklı konutlardan çok ocaklı konutlara geçiş de izlenebilmektedir. Sonraki dönemlerde ise tam aksine çok odalı büyük evlerden küçük evlere geçiş izleniyor. Bu da münferit küçük aile tipinin oluştuğunu göstermektedir.


Anıt mezarlara tek gömülmelerden toplu gömülmelere geçiş dönemi izlenir. Fakat daha sonradan ise cenazeyi ayırdıkları ve tek gömülmelere gidildiği saptanmıştır. Farklı prens ve soy kurucuların isimlerini taşıyan zemin üstü defnetme anıt mezarların ortaya çıkması feodal ilişkilerin [s.92] ve mal-mülk tabakalaşmasının var olduğunu göstermektedir. Feodal ilişkilerin gelişmiş olduğu, Karaçay ve Malkar'daki kale ve kulelerin mevcut olmasından anlaşılmaktadır. Bu kale ve kuleler sahiplerinin adlarını taşırlar; Abay-Kala, Malkaruk-Kala, Şakman-Kala, Şahan-Kala... Soy ilişkileri olduğu dönemde yapılan bu savunma amaçlı kalelerin zamanla vadilere, yerleşim bölgelerine inşa edildiklerini de izleyebiliyoruz. Bu durum, Kafkasya'nın diğer bölgelerinde de, feodal ilişkilerin, toplumun hayatına kalıcı bir şekilde girdiğini göstermektedir.


Karaçay Malkar toplumu oldukça net bir feodal hiyerarşiye bölünmüştü: en üstte prensler [Biy, Tavbiy] vardı. Onlardan sonra özgür köylüler [özden] geliyordu. Onların altında bağımsız köylüler [kara kişiler], daha sonra toprak köleleri [çagar] ve en son olarak hiçbir varlığı olmayanlar [kul ve karavaş] gelmekteydi. Prens [biy] erkek ile köylü [özden] kadının evliğinden doğanlara ise "Çanka" deniliyordu.


Halkın Özyönetimi: TÖRE


Töre müessesesi hakkında daha önce de bahsetmiştik. Bu özgün halk forumu, mahkeme görevini yapıyordu ve Karaçay Malkarlıların hayatını yönetiyordu. Töre'nin üyeleri, demokratik bir şekilde seçilmiş, bütün sınıfların temsilcilerinden oluşuyordu. Töre'nin yönetici, prensler arasından en çok itibarlı ve otoriteye sahip olanı seçilmiştir. Töre müesseseleri her bir dağ topluluğunda vardı. Büyük Töre ise bütün Malkar ülkesini yönetiyordu. Töre yöneticisinin [valinin] yanında görevli tellallar vardı ve alınan kararları millete iletiyorlardı. Her bir prensin askeri birlikleri, aynı zamanda Vali'nin emrindeydi. Yani Vali bir nevi başkomutan konumundaydı. Askerler "Basiyat Koş"larda toplu halde askeri eğitim yaparlardı. Askeri müfrezeler, Malkar ülkesinin sınırlarını koruyorlar ve Vali'nin emri doğrultusunda vatan savunmasında görev yapıyorlardı.


Töre bütün bireysel şikayetleri ve toplumsal sorunlara bakıyor, ceza veriyor, birtakım yenilikleri örf ve adet kapsamına alarak kanunlaştırıyordu. Anlaşıldığı üzere, Töre müessesesi, Malkar'ın yönetiminde adalet ve yargı organı olmuştur. Malkar Töre'sine, hususi sorunların incelenmesi ve çözülmesi için Karaçay ve Digorya'dan insanlar ve heyetler gelmiştir.


[s.93] "Töre" sözünün kökeni, eski Türkçe "tör" sözünden gelmekte ve "kanun, adet" anlamına gelmektedir. Ayrıca, "tör" sözü, Karaçay Malkar dilinde bir de "şeref, onur" anlamı taşımaktadır.


Töre, toplantılarında, çeşitli olağan dışı olaylarla ilgili hükümler vermiştir. Yanlış harekette bulunanlara en ağır ve rezil edici cezalardan sayılan, "Lanet Taşı"na [Nalat Taş] bağlama cezasını vermişlerdir. Genelde bu taşı köyün en kalabalık yerine yerleştirmişler ve yoldan geçenlerin mahkumu aşağılamasını amaçlamışlardır. Bu tür taşların eskiden Ogarı Malkar'da Muhol köyünde, Ogarı Çegem'de, Baksan vadisinde, orta çağlara ait "Krıs-kam" yerleşim yerinde var olduğu tespit edilmiştir. Ogarı Çegem'de bulunan bu "Lanet Taş"lardan birinin fotoğrafı Nalçik bölge müzesinde yer almaktadır.


Örf-Adet ve Hukuk Kurumu


Malkar ve Karaçaylıların örf ve adet hukukunun genel sistemi içerisinde farklı sosyal kurumlara büyük yer ayrılmıştır. Bunların arasında akrabalık ilişkisi kurumuna özellikle önem verilmiştir. Kan akrabalığı olmayanlar arasında süt akrabalığı yaygındı. Bu insanlar çocuklarını küçüklükten bu tür kan veya süt kardeşlerine vermişler ve onların ailelerinde eğittirmişlerdir.


Kardeş ailelerde bütün çocuklara süt kardeşler olarak bakılmıştır ve aynı ananın sütü ile büyütülmüşlerdir. Bu annelere "Emçek ana" [süt anne], çocuğa ise "Emçek ulan" [süt oğul] denilmiştir. Bu kuruma genel Türk terimi ile "Atalık" denilmiştir. X. yüzyılın 20'li yıllarında, gezgin İbn Fadlan, Volga Bulgarlarında bu tür kurumun var olduğunu belirtmiştir. Bu kurumun adı, birçok milletin dilinde varlığını sürdürüyor. Kabardey ve Malkar asilzadeleri ve köylüleri kendi çocuklarını Malkar veya Kabardey'deki dostlarının ailelerine vermişler ve böylece milletler arasında dostluğun ve karşılıklı saygı ve sevginin güçlenmesini sağlamışlardır.


Bir sonraki sosyal ilişkiler kurumu ise "Konaklık"tır [misafir ağırlama, misafirperverlik]. Kökünü Türkçe kökenli misafir anlamına gelen [s.94] "konak" sözcüğünden alıyor. Konaklık yada misafirperverlik, Kafkasya milletlerinin manevi kültür zenginliklerinin ayrılmaz bir parçasıdır. Misafir, bu milletler için kutsal bir varlık gibidir. Ev sahibi evde en iyi ne varsa misafire ayırmıştır. Kafkasyalıların bu özelliklerine XIII-XIX yüzyıl bilim adamları ve gezginleri bir çok kere dikkati çekmişlerdir. Örnek olarak, Malkar Prensi Bolat'ı [tarih kaynaklarında: Pulad] verebiliriz. Timur'un teslim etmesini istediği misafirini, Altın Ordu emiri Uturgu'yu [Ödürgü] teslim etmeyi reddetmiştir. Bunun gibi örnekler çoktur.


Kafkasya halklarının etnografyasına giren "atalık", "konaklık", "özden" gibi sosyal terimler ve kıyafet, silah vs. ile ilgili terimler, Karaçay Malkar etno-sosyal kültürünün komşu milletlerde yarattığı etkisinin bir göstergesidir.
 

IX. Bölüm


XIV- XIX. YÜZYILDA KARAÇAY MALKAR EKONOMİSİ VE MADDİ KÜLTÜRÜ


Malkar ve Karaçayın bu dönemlerdeki ekonomik gelişmişliği hakkında yeterli yazılı kaynakların bulunmayışından dolayı, yine arkeoloji ve etnografya verileri ile yola çıkmak zorundayız.


Malkar ve Karaçaylıların ekonomilerinin temelini; tarım ve hayvancılık, ticaret ve avcılık vs. oluşturmuştur.


Tarım


[s.95] Tarım kültürü eski dönemlerden beri Malkar ve Karaçaylıların atalarına özgüdür. Bunun kanıtı da Karaçay'da arkeolojik kazılarda tespit edilen buluntular arasında Kimmer çağına ait bakır ve tunç oraklar, Bulgar ve Alanların yerleşim yerlerinde bulunan pulluklar, Çerek, Çegem, Baksan, Kuban ve Zelençuk nehirleri ağzında, dağ yamaçlarında geniş teras halinde, orta çağ çiftçilerine ait eskiden işlenen tarlalarıdır.


Tarım alanların kıtlığı nedeniyle, Karaçay ve Malkarlıların ekonomilerinin baş geçim kaynağı olmamıştır. Ama buna rağmen Karaçay ve Malkar'da her toprak parçası işlenmiştir ve bunu yapmak için büyük zahmetlerle sulama kanalları yapılmıştır. Elde ettikleri tahıl ürünleri çoğu zaman kendilerine yetmemiştir. Bunun için komşu halklardan takviye yapmak zorunda kalmışlardır. Yağ, süt, et, peynir, deri, post, kürk vs. gibi hayvansal ürünler ile değiş tokuş yaparak komşu halklardan hububat satın almışlardır.


Çiftçilik faaliyeti, Karaçay ve Malkarlıların kültüründe derin iz bırakmıştır. Buna örnek olarak tarımla ilgili oyun ve bayramlarını gösterebiliriz; Saban-toy, Erirey, Saban-koş vs. Saban-toy bayramında, Malkarlılar yedi farklı hububattan oluşan "geje" adı verilen kalın lapa pişirirler, "suv oyun" [su oyunu] düzenlerlerdi.


Bahçecilik ve bağcılık faaliyeti, Karaçay ve Malkar'da ancak XVII. Yüzyıl sonlarında ve XVIII. Yüzyıl başlarında gelişmeye başlamıştır.


Hayvancılık


Karaçay ve Malkarlıların en birinci ekonomi faaliyeti hayvancılık olmuştur. Arkeolojik kazılarda bulunan kemiklere göre, eski dönemlerden beri Karaçay Malkarlıların; koyun, koç, domuz, keçi, boğa, inek, at vs. sürüleri vardı. İslam dini kabul edildikten sonra domuz yetiştiriciliği bırakılmıştır.


Malkar ve Karaçay'da yapılan arkeolojik araştırmalarda, orta çağlara ait yerleşim [s.96] yerlerinin yakınlarında 1500 koyun sığabilecek ağıllar bulunmuştur. Buluntular arasında koyun kırkma makasları, keçe kalıntıları, deri çizmeler tespit edilmiştir. Günlük ev işlerinde ve geleneksel mutfaklarında et ve süt ürünlerine ne kadar önem verildiğini düşünürsek, Karaçay Malkar ekonomisinde hayvancılığın çok önemli olduğunu anlarız.


Karaçay ve Malkarlıların gelişmiş hayvancılık faaliyeti, onların kültür ve folkloruna da yansımıştır. Sözgelimi, küçükbaş hayvanların "Aymuş" adında bir koruyucu tanrısı vardı. Yavru kuzulardan ilki, yavru sayısının çok olması için kurban edilirdi. Kurban edilen kuzuya "tölü başı" [ilk döl] denilmiştir. Koçların kürek kemikleriyle fal bakılarak, toplumla ilgili gelecekte olacakları kestirmeye çalışıyorlardı. Bu falcılık yöntemi, Karaçay Malkarlılarda, M.Ö. XIV. Yüzyıldan beri, yani "Koban kültürü" döneminden beri vardır. Bu dönem, Karaçay Malkar kültüründe derin izler bırakmıştır.


XVII-XVIII. yüzyıl gezginlerin birçoğu, "Malkar ve Karaçaylıların baş uğraşları koyun yetiştirmektir" demişlerdir. Bilim adamı J. Klaprot şöyle yazmıştır; "Kışın, Malkarlılar sürülerini Kabardey'deki meralara götürüyorlar. Birçok koyun, eşek, katır ve at yetiştiriyorlar. Atları büyük değil ama dağlarda gezmek için çok güçlü ve çok çeviktirler." İ. Gildenştedt'in, Pallas'ın, ve diğerlerinin anlattıklarına göre Malkarlar bu kışın kullandıkları meralar için her sene Kabardeylere her aileden birer tane koyun olmak üzere kira ödüyorlarmış. Bu olguyu şu sözcüklerle açıklıyor, "Ürünleri bol ve otlakları zengin olduğu senelerde ise hayvanları kışın yanlarında tutuyorlar ve Kabardeylere gitmezler. Öte yandan, Kabardeylerin kendi topraklarına da gelmelerine izin vermezler. Bu da sık sık sürtüşmelere neden olur."


Karaçay ve Malkarlıların en önemli işlerinden biri de hayvanlara ot biçip stok yapmak ve diğer yemlerini tedarik etmek olmuştur. Bunu etnografik veriler, tarihi ve folklor malzemeleri gösteriyor. Ot biçmeden önce her zaman törenler düzenlenmiş, ziyafetler verilmiş, eğlenceler tertip edilmiş, kurbanlar kesilmiştir.


[s.97] M.Ö. III. bin'de Kafkasya'da koyuncu göçebelerin yerleşimleri ile burada yeni ekonomi şekli yayla hayvancılığı ortaya çıkmıştır. Hayvan sürüleri yazın "caylık"lara [yaylak], kışın da "kışlık"lara [kışlak] götürülmüştür.


Anlaşıldığı üzere eskiden, kümes hayvanlarının beslenmesi de ekonomilerine katkı sağlıyordu. Bunu orta çağlardan kalma, Malkar ve Karaçay yerleşim yerlerinde bulunan eski yumurta kabukları kanıtlıyor.


Hayvancılık, Karaçay Malkarlıların temel zenginlik kaynağı olmuştur. Çünkü, hayvancılık işinden temel gıda ürünleri ve giysi hammaddesi elde ediliyordu. İstatistik verilere göre 1886-1887 yıllarında bu bölgeler Kuzey Kafkasya'nın en zengin bölgeleri olmuşlardır. Komşu milletlerin zenginliği ve refahlığı bunlarla kıyaslanarak tespit edilmiştir. Mesela Malkar'da 1866 yılında atların sayısı 3.289, eşeklerin sayısı 1.424, büyükbaş hayvanlar 15.747, koyunlar 118.273 olmuştur. Yüzyıl başında ise bunların sayısı iyice artmıştır. Böylece sadece Baksan boğazında: büyükbaş hayvanların sayısı 10.775, koyunların sayısı 62.012 olmuştur. Ortalama her aileye 25 büyükbaş, 144 koyun düşmüştür. Çegem vadisinde bu rakamlar orantılı olarak 14.780 ve 65.432; yani 27.7 ve 100.3 aile başına. Holam vadisinde; 6.919 ve 23.407 yani 23.9 ve 80.7 aile başına. Bızıngı vadisinde 4.150 ve 15.648 yani 20.5 ve 77.5 aile başına. Malkar vadisinde 9.941 ve 57.286 yani 14 ve 82 aile başına.


Malkar'da incelediğimiz dönemin sonunda büyükbaş hayvanların sayısı 46.558, koyunların sayısı 23.788 idi. Bunların içinde en zengin olanlı Çegem sakinleri idi. Kuzey Kafkasya'nın dağlık bölgelerinin ziraat sorunlarını araştıran "Abramovsk Komisyonu"nun" düzenlediği raporda Malkar'ın hayvancılık zenginliği, Terek bölgesinin diğer kısımları ile kıyaslanmıştır. Bu karşılaştırmaya göre Malkarlıların büyükbaş hayvanlarının sayısı Groznıy bölgesinden 1,7 kat, Vladikavkaz bölgesinden 3,4 kat, Hasavyurt bölgesinden 1,9 kat, Kabardey bölgesinden 1,3 kat fazlaydı. Koyun sayısı orantılı olarak sırayla 8.3, 6.6, 3.3, 3.5 kat fazlaydı. 1913 yılında adam başına 130 tane hayvan düşüyordu. XIX. Yüzyılın sonunda Karaçay'da hayvanların toplam sayısı 700 bin idi.


Avcılık


[s.98] Karaçay Malkar'da hayvancılık faaliyetinin zenginliği ve çeşitliliği, avcılığın gelişmesine de yardımcı olmuştur. Avcılık ürünleri, Karaçay Malkar ekonomisine büyük destek oluşturmuştur. Arkeolojik buluntular avcılık objeleri olarak ayı, kurt, tilki, tavşan, geyik, yaban domuzu, dağ keçisi vs.nin oluşturduklarını göstermiştir.


İyi bir avcı toplumda her zaman itibarlı idi. Böyle avcılarla ilgili şarkılar da oluşturulmuştur. Bu da, Karaçay Malkarlılarda avcılığın milli ekonomilerinde önemli bir yer işgal ettiğini göstermektedir. Buna bir örnek olarak, av hayvanlarının koruyucusu ve avcılık tanrısı "Apsatı"ya büyük hürmet göstermeleridir.


Karaçay ve Malkarlılar taş ve çeşitli malzemelerden Apsatı'nın tasvirlerini yapmışlardır. Bu tasvirlerden bir tanesi; 4 metre boyunda, taştan yapılmış, vahşi hayvan şekli olup, 1959 yılında arkeologlar tarafından Çegem vadisinde bulunmuştur. Günümüzde bu tasvirin parçaları Nalçik şehrindeki bölge müzesinde saklanmaktadır.


Ava çıkmadan önce, Malkar ve Karaçaylılar, Apsatı'ya kurban sunmuşlardır, ona bir tane ok yada kurşun bırakmışlardır. Avcılık iyi geçtiği takdirde de av etinden bir parçayı ona ayırmışlardır.


Ev İşleri ve Ticaret


Yukarıda anlatılan faaliyetler gibi ev işleri ve ticaret, Karaçay Malkarlıların ekonomi hayatında önemli bir role sahip olmuştur. Burası yüksek dağlık bölgeler olduğu için madencilik işi iyi gelişmiştir. Malkar ve Karaçaylıların ataları ve daha sonra torunları da madeni elde etmeyi ve onu işlemeyi öğrenmişlerdir. [s.99] Bunu arkeolojik kazılarda bulunan bakır, tunç, demir, kurşun, gümüş, altın eşyalar gösteriyor. Bunu kanıtlayan başka bir olguysa Kart-Curt, Ogarı Çegem, Ogarı Malkar, Ogarı Baksan vs. köylerinin yanında bulunan eski bakır, demir, kurşun ve gümüş ocakları kanıtlıyor. Kaşağı, testere, rende vs. aletleri de demir işleme sanatının gelişmiş olduğunun bir kanıtıdır.


J. Klaprot notlarında şöyle diyor; "Dağlar onlara güherçile ve kükürt sağlıyor. Onların hazırladıkları barut, küçük taneli ve güçlüdür."


Çeşitli süsler; küpeler, yüzükler, kolyeler, bayan başlıklarına takılan benzersiz takılar, bütün bunlar Malkar ve Karaçaylılar'da kuyumculuk ustalığının da yüksek seviyede olduğunu gösteriyor.


Çok sayıdaki kuleler, mezar taşı, ve taş işçiliğinin ve inşaat ustalığının yüksek düzeyde olduğunu gösteriyor. Karaçay ve Malkar'da inşaat işinin ayrı bir meslek dalı şeklinde geliştiğini söyleyebiliriz.


Hiç şüphesiz, ayrı bir meslek dalı, keçe yapma ve işleme zanaatı olmuştur. Keçeden yapılan eşyalar arasında; keçe halıları, çeşitli keçe ürünleri, şapkalar, yamçılar, kepenekler vs. olmuştur. Bilim adamı İ. Gildenstedt'ın söylediğine göre, Malkarlılar gereksinim duydukları şeyleri; yün, ev yapımı kalın kumaşlar, keçeler, tilki ve zerdeva kürkleri vs. ile mübadele ederek sağlıyorlardı.


E. Kempfer, "XIV-XVIII. Yüzyıllarda Karaçay Malkarlılarda ticaret genelde mübadele şeklinde olmuştur" diye yazmıştır. De La Motre ise, "Bu ülkede parayı o kadar az biliyorlar ki, alış-veriş sadece mübadele şeklinde gerçekleşiyor" demiştir. O dönemde paranın tedavülde olmadığını arkeolojik kazılar da gösteriyor. Mesela XVIII. Yüzyılda Malkar'da maden paralar hala süs olarak kullanılmıştır ve zengin ailelerin kızları gerdanlıkla beraber boyunlarına asmışlardır.


XIX. yüzyılda Karaçay Malkarlılar her hafta Oni ve Raçi pazarlarına birçok ev yapımı eşya götürmüşlerdir. Bunların arasında; keçe halıları, kumaşlar, kepenekler, peynirler, süt ve et ürünleri vardı. Ticaretin geniş biçimde [s.100] gerçekleştiğini Taşlı-Tala köyünün yanında yapılan kazılarda bulunan Türk maden paraları, Ogarı Malkar, Ogarı Çegem, Bıllım vs. köylerinin yakınlarında bulunan Arap maden paraları kanıtlıyor.


Değerli taşlardan yapılan eşyaların çok sayıda bulunması ticari faaliyetlerinin geliştiğini gösteriyor. Karaçay toprakları üzerinden Harezm ile Bizans arasında kurulan büyük İpek yolu geçmiştir. Bu da ticaretin gelişmesinde itici güçlerden birini oluşturmuştur. Cenovalı tüccarlar Karaçay ülkesinde geniş ve etkin ticari faaliyet göstermişlerdir.


XIX. yüzyıl yazarlarının anlattıklarına göre Malkar ve Karaçaylılar kendi kumaşlarını Kafkasya pazarına ve diğer bölgelere götürerek büyük kazançlar sağlamışlardır. Mesela Çegemlilerin yılda 114.500 arşın, Baksanlılar 108.500 arşın, Ogarı Malkarlılar 100.000 arşın, Holamlılar 41.000 arşın kumaş üretmiştir. Yani her aileye yaklaşık 170 arşın kumaş düşmektedir. Yazarlara göre eğer bu kumaşlar 50 kopekten [kuruş] satılsalar bile Malkarlıların elde ettikleri toplam tutar 195.000 rubleden fazla olacaktı. Eğer kumaştan gelen gelirin üzerine diğer mallardan gelen gelir eklenirse o zaman toplam tutarı daha da fazla olacağı açıktır. Bu tutara yamçı, kepenek, başlık, et ve süt ürünlerinin gelirlerinin eklenmesi gerekiyor. Mesela üç Karaçay köyünden 1878 yılında 16.075 Yamçı ve 3.470 adet kumaş rulosu çıkarılmıştır.


Karaçaylıların ürettikleri yeni koyun cinsi, eti ve yünü ile büyük ün kazanmıştır. Bu koyun cinsi birçok kez XIX. Yüzyılda Londra, Moskova, Novgorod ve Varşova fuarlarında altın madalya ve çeşitli ödüller kazanmıştır.


Malkar ve Karaçaylıların eski ekonomileri genel olarak yukarıda anlattığımız gibidir.


Karaçay Malkarlıların Yerleşimleri ve Konutları


Malkar ve Karaçay toprakları aşağı yukarı Merkezi Kafkasya'nın aralıksız sıradağları üzerindedir. Bu yüzden bunların yerleşim yerleri dağlıktır. Bir kısmı, yüksek dağlık bölgelerde, dağ yamaçlarında ve dağ platolarının üstünde, bir kısmı da düzlüklerde ve yüksek vadilerinde yaşıyorlardı. Erken yerleşimler tek soylu yerleşim karakteri taşımışlar ve çeşitli savunma kuleleri ve surlarla çevrilmişlerdir.


[s.101] İyi yerleşim planı hazırlanması için şartların namüsait olmasına rağmen, XIV-XVII. Yüzyıla ait Malkar ve Karaçay yerleşimlerinde ara sokakların ve kaldırımların yapıldığını arkeologlar tespit etmişlerdir.


Dağlık ortamda Malkar ve Karaçay için konutların yapımında temel inşaat malzemesi taş olmuştur. Fakat, Karaçay'da taş konutların yanında tomruklardan yapılan orijinal ahşap konutlar da vardır.


El-Curt köyünde yapılan kazılarda bulunan yanmış tomruk kalıntıları ve XVII-XVIII. Yüzyıl gezginlerinin bildirdiklerine göre ağaç evler Karaçaylılara has olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bu tür konutların yayılmasının doğu sınırı Baksan vadisi Burada da taş ve ağaç konutlarına rastlanabiliyor.


Malkar'ın bütün vadilerinde, Merkezi Kafkasya'nın diğer milletlerinde olduğu gibi, evleri taşlardan yapılmıştır.


XVII. yüzyıla ait Malkar konutların mimari özellikleri ve detayları, mesela Bulungu köyünde Tamuk Kuliy'in evinde, Ogarı Çegem'de [El-tübü] Hacimurat Kuliy'in evinde, Künlüm köyünde Bulla Zabak'ın evinde, Ogarı Malkar'da Musabiy Malkar'ın evinde v.s. görüldüğü gibi dünyaca bilinen ve Malkar konutlarından 3000 yıl önce yapılan Miken, Mısır ve Beni-Hasan'daki Hnemhotepa mezarlık anıtlarının mimari detaylarının aşağı yukarı aynısıdır. Mimarların yazdıklarına göre, "Malkar milli mimarisini detaylarının incelenmesi, mimari ve inşaat kültürünün reel olarak nasıl doğup filizlendiğini saptamaya yardımcı oluyor. Üstelik bu filizler arkeolojik dal olarak değil meskun evlerin kullanılan elemanları olarak ortaya çıkıyorlar. Bu da mimari ve inşaat kültürü hakkında açıkça yargıya varılmasına yardımcı oluyor."


Giyim ve Süsler


Karaçay ve Malkar kıyafetleri ev yapımı kumaşlardan, işlenmiş derilerden, kürkten, marokenden vs. yapılmıştır. Ticaretin ve mübadelenin genişlemesiyle ya kıyafetin tümü ya da ayrı detayları fabrika yapımı kumaşlardan yapılmaya başlamıştır. [s.102] Arkeolojik buluntular buraya Çin'den, Hindistan'dan, İran'dan ve Avrupa ülkelerinden ipekler getirildiğini gösteriyor. Arkeoloji, kadın kıyafetleri hakkında daha geniş bilgi oluşmasına imkan veriyor. Bu kıyafetler genelde değerli taşları içeren demir süsleri olan kürk ve keçe şapkalardan, ipek gömleklerden, ev yada fabrika yapımı kumaşlardan yapılan elbiselerden, marokenden yapılan çizmelerden, çeşitli atkılardan vs. oluşmuştur. Nalçik'teki bölge müzesinde XIV. Yüzyılın geleneksel bayan kıyafetinin takım halindeki şeklini görebilirsiniz.


Erkek elbisesi, kaftandan, kürkten, işlenmiş deriden yapılan dağ çabırları ve çarıklardan oluşuyordu. "Gen-çarık" terimi dikkati çekiyor. Bu terim iki genel Türkçe sözcükten "gen" işlenmiş deri, "çarık" ayakkabı, terlik vs.


Erkek kıyafetinin temel süsü kama, kemer ve literatüre "hazırla" olarak giren "fişeklikler" [kaftanın göğüs kısmında tüfek fişekleri için ayrılan yer] olmuştur. Kafkasya'da geniş yaygınlığı olan bir diğer kıyafet türü de "başlık"tır. Yani, İskitler'de de görülen ve o dönemlerden beri Karaçay ve Malkarlılara has şapka türüdür. Genellikle Karaçay Malkar bayan ve erkek kıyafetlerinin detayları, İskit, Bulgar ve Alanların kıyafetlerine benzerliğini korumuştur.


Karaçay Malkar milli kıyafetlerinin kısa karakteristiği sonucunda bir de bu kıyafetlerin komşu milletlerin kıyafetlerine büyük bir etki yarattığını söylememiz gerekiyor. İşin aslı ise her halkın kullandığı sözcük ya da isim nesne ile beraber kullanılıyordu. Mesela "pantalon", "kasket", "ceket", "bilet" vs. Demek ki, Kafkasya milletleri arasında kullanılan "başlık" terimi nesne olmadan kullanılamazdı. Eğer bu kıyafet detayı başka bir millet tarafından icat edilseydi o zaman mutlaka o millette "başlık" demek için kendi dilinde bu nesneyi karşılayan sözcüğü bulunurdu. Aynı şekilde "arkalık" [sırt örtüsü], "hazırlar" [kaftanın göğüs kısmında tüfek fişekleri için ayrılan yer, yani hazır anlamında] vs. Etnografların belirttiğine göre bu söz, ilk başta tüfeklere hazır fişekler anlamında "hazırla" [hazır halde] şeklinde olmuştur.


Yemek Kültürü ve Eşyalar


[s.103] Daha önce de belirttiğimiz gibi, Malkar ve Karaçaylıların yemek kültürü; İskit, Bulgar ve Alanlarda olduğu gibi, genelde et ve sütten oluşmuştur. Düz arazi kıtlığından dolayı az tahıl elde edilmesi, bu halkın mutfağında un ve hamur işi yemek çeşitleri de azdır.


Balkarlılar ve Karaçaylılar komşu milletlerinin mutfaklarını ayran ve peynirle zenginleştirmişler. Etli yemekler arasında "jörmeye" ayrı yer veriliyor. Bu yemek türü Altay'da, Orta Asya'da, Kazakistan'da, Volga'da, Kafkasya'da yer alan Türk milletlerinin bir çoğunda biliniyor. Balkar-Karaçay mutfağının ayırdedici özelliği ise kımıs, at eti, tay etinden şiş-kazı v.s.yapılmasıdır. Bu detaylar bir daha Karaçaylılar'ın ve Balkarlılar'ın, İskit, Sarmat, Bolgar ve Alanlar'la genetik bağları olduğunu gösteriyorlar.[Müsliman olduktan sonra at eti yeme alışkanlığı ortadan kalkmıştır.-çev.]


Yukarıda incelenen tarihi, arkeolojik, etnografik malzemeler ve veriler, ekonomik gelişmişliğin göstergesidir ve Karaçay Malkarlıların manevi kültürleri, mitolojileri, dini görüşleri ve dünyaya bakış açıları hakkında temel bilgilerin oluşmasına imkan sağlamaktadır.


SONUÇ


Karaçay Malkarlılar, Kafkasya'nın kadim halkıdır. Moğol-Tatar ve Timur'un yıkım ve kıyımlarına kadar onlar aynı dili konuşuyor ve aynı toprakları paylaşıyorlardı. XIV-XV. Yüzyıllarda onların ülkelerinin sınırları ayrılmaya başladı. Fakat dilleri, kültürleri, psikolojileri ve gelenekleri aynı kaldı.


Onların eski Türk ataları, kurgan arkeolojik kültürünün temsilcileri, eski göçebe koyuncu kabileler olmuşlardır. Bu ataların maddi anıtları Nalçik şehrinde, Ak-baş, Kişpek, Şaluşka, Bıllım köylerinde, Çeçen-İnguş topraklarındaki Mekenskiy, Tiflisskiy, Kazanskiy köylerinde, Krasnodar bölgesinde Novo-Titarskiy köyünde, Karaçay'da Aşağı Cögetey yanında bulunan kurganlar ve mezarlıklardır.


Karaçay ve Malkarlıların atalarının Kafkasya'da yarı göçebe olarak yaşamlarını sürdürdüklerini [s.104] açık seçik bir şekilde Maykop kültüründe görmekteyiz. Bu kültür, adını Maykop şehrinin yanında bulunan kurgandan alıyor.


Maykop döneminde, Karaçay Malkarlıların atalarının dünyaca bilinen Sümer medeniyeti ile yakın etno-kültür ve dil ilişkileri olmuştur.


Kurgan kültürünün mirasçıları; İskitler, Sarmatlar, Bulgarlar ve Alanlar, Karaçay Malkar halkının yüzyıllarca süren yapılaşma sürecinin bitiş noktasını oluşturuyorlar.


Bilimde varolan veriler, Karaçay Malkarlıların, Kuzey Kafkasya'da 5000 yıldan fazla bir zamandan beri yaşadıklarını ispat etmektedir. Moğol-Tatar kıyımına kadar bunların etnik ve tarihi toprakları Kuzey Kafkasya'da Laba ve Terek nehirleri arasındaki bölgeleri ve dağ eteklerini kapsamıştır.


_______________________________________________________________

İsmail Miziyev, İ. M. Miziyev, İstoriya Karaçaevo Balkarskogo Naroda
s Drevneyşih Vremen Do Prisoedineniya k Rossi, Nalçik, 1994.
_______________________________________________________________

Çeviren : Aliy Şidakov
_______________________________________________________________